Nigar ALMANGIZI

Nigar ALMANGIZI

HARAMI HELÂLLA SEHF SALANLAR

“Kim ne deyer bizde olan qeyrete 
                                                     Qeyretimiz bellidir her millet”
 
Ben bizim düğünlere her zaman giden biri değilim. Aslında gideceğim düğünde bana çok yakın biri olmalıdır. Bu yakınlarda babamın rahatsızlığı yüzünden âilemin katılmadığı bir düğüne annemin isteği üzerine benim katılmam gerekmişti.. Düğünde sadece 48 dakika oturmak zorunda kaldım. Ananevî bir Azerbaycan düğünü idi.  Boşuna masraf, mücevheratla donatılmış şaşaalı hanımlar, en güzel kıyafetlerle birbirine caka satan gençler, her zamanki gibi öz yerinde... Nereye geleceğim, sohbeti getireceğim konu başka aslında.
 
Bu mevzuya döneceğim. Fakat daha önce, okul yıllarımdan bir konuya değineceğim. Ben Azerbaycan’ın en büyük şehirlerinden sayılan, hattâ Sovyetler Birliği döneminde SSCB’nin Avrupası gibi tanınan Sumqayıt’da büyümüşüm. Bu şehirde de ilkokula başlamışım. Benim okuduğum okul Sovyetler Birliği’nin en iyi okul olarak kabul etdiği mektep idi... Ve Azerbaycan’ın her yerinden bu okulda tahsil almak icin gelenler vardı. Bu okulda okumak için mutlaka sınavdan geçmeniz gerekirdi. Kimin çocuğu olmasına bakılmayarak, bilgisi, yeteneği olmayan bir kimse bu okulda okuyamazdı.
 
İşte bu sebepten de okulumuzda  her tabakadan çocuklar okuyordu.  Babam şehrimizdeki en büyük zevatlardan birine rehberlik etse de, onun mahiyetinde olan işçilerden birinin kızı da benimle aynı okulda okuyordu. Babası da işçi olarak üzerine aldığı bütün işlerin üstesinden cesaretle gelmeyi beceren biriydi. O dönemde okulumuzun müdürü Xıdır Alovlu idi. (Bu kişi daha sonra Hakim Partinin Sumqayıt Rehberi ve Hakim Partiden milletvekili oldu.)Xıdır (Hıdır) Muallim, her bizim sınıfa gelince yalnızca işçi kızı Solmaz’ı ayağa kaldırır, babasının helâl yolla para kazandığını, kızının da buna layık olmak için mutlaka okuması gerektiğini ısrarla bildirirdi... Ben dahil, sınıfımızdaki memur çocuklarının hepsi Solmaz’ın yerinde olmak isterdik...
 
Hattâ,  ben bazen keşke babam iki üniversite bitirmeseydi, O da Solmaz’ın babası gibi sıradan bir işçi olsaydı diye düşünürdüm. (Doğrusu, benim babamı tanıyan herkes onun herkesin elinden tuttuğunu, nasıl bir candan insan olduğunu, işçileriyle abi kardeş münasibetinde olduğunu iyi bilir. Geçirdiği kalp krizi zamanı hastahane karşısına memurlardan cok sade işçilerin gelmesi ve günlerle dualarını eksik etmemesi özü babamla her zaman qurur duymamıza yetti.) Bu düşüncem zamanın helâl zahmete ve işçi emeğine Xıdır Hoca misâlinde verilmış bir değer idi.
 
Şunu ehemmiyetle belirteyim ki, gettiğim düğünde 48 dakika içinde ben ayrı bir olayın şahidi oldum. İnsanlarımızın on yıllar önce helâl zahmete verdiği değerler artık yok olmuş. Yerine ise, harama merak, harama adeta helâl demek adet olmuştu... Düğünde oturduğum zamanda birkaç kişiye tebrik için (Türkiye’de buna selamlama konuşması derler.) söz verildi.
 
Önce damatla gelini tebrik için sahneye fabrikada işçi olarak çalışan birkaç kişiyi davet ettiler. O kişilerin konuşmasına hazirun (orada bulunanlar) pek kulak vermediler... Hattâ, onlar konuşur, anlatırken her ahali kendi arasında konuşmaya başladı. Tam bir terbiyesizlik, görgüsüzlüktü... O insanlara ne büyük ayıp edilmişti...
 
Bu kişilerin arkasınca meclise; dağıttığı rüşvetlerin sayesinde bu gün zenginlik zirvesini feth etmiş bir kişiyi (!) davet ettiler. O an sanki meclisdekilerin üzerine bir su döküldü... Herkes bu haram yolla zengin olmuş (haramî) kişinin konuşmasına dikkat kesildi. (Aslında o kişinin ne konuşduğu belli değildi. Parasının olması kendisine itibar sağlamış ama cehaletini giderememişti...) Neyse... Bu zatın konuşması bitince o görgüsüz millet bunu ayakta alkışladı... Utancımdan yerin altına geçmek istiyordum o anlarda... Bu yaptıkları da yetmezmiş gibi, davete bile hacet görmeden karşısına geçip kollarını açıp oynamaya başladılar...
 
Milletin kanını emen, kendinden başkalarını akıllı saymayan bu görgüsüz, sonradan görme kişi müsveddesi ise “dünya benimdir” ahengiyle meclisdekileri karşısında böyle eğdiği, ezdiği için çok memnun, tâbiri caizse zevkten dörtköşe idi... Önce onun tekebbürüne sinirlensem de, sonradan onu o kadar da çok kınamaktan vazgeçtim... Çünkü, onu o duruma getiren aslında meclisdeki millet idi. Millet helâli terkedip harama el avuç açarsa, binbir zahmetle, helâl yoldan balasını (yavrusunu) büyütenleri, yetiştirenleri değil, meclisdeki insanların hakları olan paraları yağmalayan birinin karşısında kol açıp oynarsa, demek ki bir millet ve bir devlet olarak biz artık uçurumun tam da kenarındayız...
 
Yüce Allah Kur'ân-ı Kerîm’de Necm Sûresi’nin 39. Âyet-i celîle’sinde şöyle buyurur:
﴿ وَأَن لَّيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلَّا مَا سَعَى﴾
“Ve en leyse lil insâni illâ mâ seâ”
Meâli ise şöyledir:
“Hakikaten  insan için kendi çalıştığından (kendi mesaisinden, gayretinden, helâl zahmetinden, Allah katında kutsal olan emeğinden) başkası yoktur.”
 
O halde geç olmadan, iş işten geçmeden şu sarhoş halimizden uyanmalıyız... Helâlle haramın farkına varmalıyız. Bunun için ise bizlere münevver bir insan olan muhterem Xıdır Hocanın tavsiyeleri, lazımdır. Mileti düşdüğü bu durumdan yalnız ve yalnız ziyalılarımızın rehberliğinde (âyetin buyurduğu üzere) büyük bir öz gayret kurtarabilir. Yoksa mahf oluruz... (Muhafazallah). 09/12/2009

Önceki ve Sonraki Yazılar
YAZIYA YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
13 Yorum