Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Özcan GÜNGÖR

Afetler Tabii mi ? Nasıl ve Niçin’e Dair…

21 Mart 2011 Pazartesi

Afetler Tabii mi ? Nasıl ve Niçin’e Dair…

Meşhur sosyolog A.Comte bütün toplumların mutlaka şu üç aşamadan geçeceklerini iddia eder. Teolojik evre, metafizik evre ve nihayet positivist evre. Bu evrelerin ilkinde insanlık önce karşılaştığı her olay ve olguyu Tanrı merkezli anlar, gücü ve hayatındaki otoriteyi ona verir; sonra bazı şeyleri aklıyla açıklama seviyesine eriştiği için çözemediği olay veya tabiat kanunlarına, inanç içerisinde bir hayat sürdürür burada anlamlandıramadığı tabiat kuvveti karşısında boyun eğme söz konusudur;  son aşamada ise artık insanlığın Tanrı’ya ve bu anlamda da dine ihtiyacı kalmamıştır. Çünkü artık insanlık her şeyi aklının yardımıyla deney, gözlem ve anketle çözebilmektedir. Dolayısıyla Comte’a göre geleneksel manada din ortadan kalkacaktır ancak o yine de din kurumunun önemine binaen kendi kurduğu “positivist” dinin ilmihalini de yazmayı ihmal etmemiştir.

Son zamanlarda yaşanan bazı ibretlik hadiseler iyiden iyiye zayıflamış pozivist teoriyi bir kez daha yanıltmış olmasına rağmen hala pozitivist bakış açısının terimleriyle gündem değerlendirilmektedir.  

Japonya örneğinde yaşanan tsunami, deprem, sel felaketi ve nükleer santraldeki sızıntılar “tabi felaket/afet” olarak değerlendirilmektedir. Ancak tabiatın kendi kendine bir gücü veya iradesi var mıdır ? Yani bu tabiata ne oluyor ki insanlığın canına kast edebiliyor.?

Burada Comte’un positivist felsefesinin veya tam manasıyla bütün sorunlara çözüm bulacağına inanılan modern bilimin bu tür hadiselerin ancak “nasıl” gerçekleştiğini bize izah ettiklerini görüyoruz. Yani günümüz bilimi kainattaki her olayın hangi şartlarda meydana geldiğini, çocuğun doğumunun oluşumunu, çiçeğin bahar gelince açmasını, ölümün hangi şartlarda gerçekleşebileceğini açıklarken bize hep “nasıl”a ilişkin cevaplar vermektedir.

“Nasıl”ı cevaplayan bilimin “niçin”e dair sustuğu görülmektedir. Peki niçin “doğal afet”ler meydana gelmekte, niçin çiçekler bahar gelince açmakta, çocuklar dokuz ay beklemekte vs. sorular çoğaltılabilir. Bazıları bilimin “niçin”e cevap vermek zorunda olmadığını, “nasıl”la ilgilindiğini söyleyip işin içinden sıyrılacaklardır. Ancak asıl olan bilimin cevap veremediği veya veremeyeceği bu soruların cevabının ancak “sahih din” olan İslamiyette olduğu gerçeğinin bilinmesidir.

Hakikaten teknolojisi, kurduğu muhteşem labaratuarları, her türlü depreme hazırlıklı fabrika ve yolları, hatta depremi önceden haber verebilen sistemlere sahip Japonya “ilahi” bir uyarıyla acizlik yaşamıştır. Hatta önceleri kimseden yardım istememelerine rağmen şimdi Amerika’dan yardım bekliyorlar. Demek ki her gücün üstünde bir güç, aklın ve bilimin üstünde bir yapı, tabiat kanunlarına hükmeden bir irade ve nihayet insanın acizliği diye bir “vahyi” gerçek var.

Bu söylediklerimden elbette kaderci bir anlayış çıkarılmamalıdır, insana düşen “ilahi murad”ın ne olduğunu bilmediği için sebepleri yerine getirmektir. Ancak bilime ve teknolojiye veya tabiat kanunlarına ilahlık verir tarzda inanıp güvenmemek lazım geldiğini bu Japon depremi herkese göstermiştir.

Elbette kainatın kendi içerisinde bir denge ile Allah tarafından oluşturulduğunu biliyoruz. Yani kainatın kendi kendine var olma ihtimali yoktur. Kainata konan bu dengeyi kendi ellerimizle bozduğumuz için başımıza musibetlerin gelmesi kadar doğal bir şey yoktur. Abartılan enerji ihtiyacı için Nükleer santrallerin çoğalması, yer altı yer üstü bütün madenlerin topraktan insafsızca çıkarılması, atom bombalarının imal edilmesi, her türlü temiz suların atıklarla kirletilmesi, tabiat içerisine bilemediğimiz kadar gazların salıverilmesi gibi tabit düzenine ilişkin kasıtlı davranışların yanında; adaletsiz bir toplumsal yapı, doğal gelirlerin eşit paylaşımının olmadığı, bazı insanların sokağa attığı bir günlük çöpün maddi değerinin Afrika gibi ülkelerde haftalık yiyeceğe tekabul edişi, mazlumların ahının yükseldiği bir sosyal yapı da insana ilişkin toplumsal düzen ve dengenin bozulduğunun işaretleri sayılabilir.

Kainat kendi kendine bizi cezalandıracak bir güce sahip değildir, ancak kainat eliyle “kendi ellerimizle yaptıklarımızdan” ötürü bizim önümüze konulan bir fatura söz konusudur. Ancak cezayı takdir eden, uyaran ve “ıslah edilmiş” (ilahi düzene konulmuş kainat sistemi) yeryüzünde fesat çıkaran insana aslı fonksiyonunu hatırlatan Yüce Rahman kendi varlığını bizlere bir kez daha hatırlatmaktadır.

Comte bilimin gelişmesiyle dine ve onun açıklamalarına ihtiyaç kalmayacağını iddia ederken herhalde geleneksel Hristiyanlık ve onun kurumlarından esinlenmişti. Fakat İslam’ın bu konuda dünyaya söyleyeceği anlamlı ve “aşkın” bilgi, eşya ve hadiselerin arkasındaki “niçin”e ilişkin insanlığı tatmin edecek cevaplarından haberdar değildi.

Acı olan Comte’un kendi kültür, değer ve din algılamasında yer alan din anlayışı ve dini kurumları yorumlayışını aynen alıp İslam dini, kültürel yapısı ve değerlerine uyarlama bilimsel taklitçiliğidir. Öyleyse terimlerimize ve cümlelerimize dikkat etmek ve kendi din, kültür, değer ve dünya algımıza uygun olarak bazı terimleri mutlaka yeniden tanımlamak veya gözden geçirme zorunluluğumuz vardır.  

   Y. Doç. Dr. Özcan Güngör

Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi (Din Sosyolojisi)

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 4252 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri