Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Recep KOÇAK

Dindar Nesil Dindar Vali

09 Şubat 2012 Perşembe

Başbakan Erdoğan’ın “dindar nesil” yetiştirme hedefini açıklaması kimi çevreleri çok kızdırdı. Verilen tepkilere bakınca toplumumuzun dindar olarak bilinen kişilerden ciddi anlamda rahatsız duyduğunu düşünürsünüz.

Oysa “dindar” kabul edilen kesim komşuları, akrabaları, işyerlerinde arkadaşları nezdinde genel kabul gören kişilerdir. Onlardan rahatsızlık duyulması bir yana, bilakis kabul görürler, kendilerine itimat edilir. Bir şey emanet edileceği zaman öncelikle onlar tercih edilir.

Dindar nesil yetiştirme özlemi dile getirildiğinde gürültü koparanların çoğu da dindar insanların çoğunlukta olduğu bir ülkede yaşamaktan mutludurlar. Zira gerçek dindarlar karıncayı incitmekten kaçınan kişilerdir. Birilerine haksızlık etmekten, zulmetmekten korkarlar, kul hakkı üzerinde titrerler. Onlarla yaşamak güvenlidir.

“Dindar nesil” tartışmalarında sesi çok çıkanların köpürdüklerine bakmayın, onlardan yetki sahibi olanlar askeriyede kantinin, deponun sorumluluğunu dindar erlere, işyerlerinde en kritik görevleri dindar çalışanlara vermişlerdir.

Başbakanın açıklamalarını çarpıtarak “dindar” olmayan herkesi “dinsiz, inançsız, ateist” gibi tarif etseler de asıl kastedilenin şeyin öyle olmadığını gürültü koparanlar da bal gibi biliyorlar.

“Dindarlık”, bir şahsın kendisi ile ilgili yapacağı bir tanımlama değildir. O kişileri dini konulardaki titizliği sebebiyle çevresi öyle tarif eder. Dinin emirlerini yerine getirmede ve yasaklardan kaçmada dindar olmayanla dindar arasında büyük fark vardır.

Çevreleri tarafından dindar olarak vasıflandırılan kişiler dindar olamayanları “dinsiz” olarak görmez ve öyle tarif etmezler. Hakiki dindarlar, kendileri söz konusu olduğunda tevazu sahibidir. Yaptıkları ameller Allah katında kesin kabul olmuş gibi rahat ve emin olmazlar. Onlar hep korku ve ümit arasında yaşarlar. Allah’ın gazabından korkarlar ama onun çok merhametli olduğunu da unutmazlar.

İnsanın sağlıklı, gücü kuvveti yerinde ve iş yapmaya muktedir, normal zamanlarında “korku” tarafı ağır basmalıdır ki, gevşemesin. Yine dindar, olgun bir müminin sağlığını kaybettiği, güçten kuvvetten düştüğü, kendisini ölüme her zamankinden daha yakın hissettiği ve ömrünün bitmek üzere olduğunu düşündüğü son demlerinde ise “ümit” tarafı ağır basmalıdır. Zira kalkıp gidecek, kötülük işleyebilecek mecali nasıl olsa kalmamıştır; artık o boynunu büküp Allah’ın merhametini, affedilmeyi “ümit” edecek bir durumdadır.

Başbakan Erdoğan koparılan fırtınanın adını koydu son grup toplantısında. Bu konu çok eski bir konu. Neredeyse 100 yıldan beri bu ülkenin kendi halinde, mütedeyyin ve dininin gerekleri konusunda hassasiyet sahibi insanları iş başına, sorumluluk mevkiine gelmeye başladıklarında onlara bir “mürteci” yaftası yapıştırılır, koltuklarını kaybetmekte olan çevreler ülkeyi teslim almak üzere olan muhayyel bir “irtica” tehlikesinden dem vururlar. Aslında elden giden ülke değil, koltuktur.

Kendisi inançlı olmakla birlikte dini vecibelerin yerine getirilmesi konusunda “rahat”, “gevşek” ya da hassasiyet sahibi olmaktan uzak kişilerin yanında dini konular konuşulduğunda onların çok rahatsızlık duyduğuna şahit olursunuz. Bulunduğunuz mecliste sizin dini tahsil yapmış birisi olduğunuz ya da dini konularda geniş malumata sahip olduğunuz öğrenilse ve namaz, başörtüsü, içki gibi konularda soru yöneltilse, çevreden bazı dinleyicilerin, “Biz gâvur muyuz, biz de müslümanız. Başı açık olmak insanı dinden çıkartır mı? Müslümanlık sadece namaz kılmaktan ibaret midir?” gibi bir dizi tepki, savunma ve soru cümlesiyle sohbete katıldığını görürsünüz. Oysa sizin yaptığınız sadece biraz önce yöneltilen soruları cevaplamaktır. Siz bir yerlere gönderme yapmıyorsunuz, imada bulunmuyorsunuz, başka bir deyişle kimseye “laf çakmıyorsunuz”. Fakat heyhat! Kendisini dindarlar safında görmeyen kişi sizin altını çizdiğiniz dini vecibelerin yerine getirilmesi noktasında meğer rahatsız ve yaralıymış ki, gocunmaktadır.

Oysa çevremize dikkatle baktığımızda gerçek hiç de bazılarının zannettiği ya da yansıtmaya çalıştığı gibi değildir.

Babası ehl-i tarik, annesi başörtülü aileler bilirim, kızlarının başı açıktır ve bir marketler zincirinde çalışmaktadır. O kızın düğünü “dindar” ailelerin düğününden epeyce farklı olmuştur. Baba ve anne bu durumdan elbette hoşnut olmamışlardır; çaresiz boyun eğmiş, sineye çekmiş, mecburen kabullenmişlerdir.

Aile bilirim, babanın ömrü Risale-i nur okuyarak geçmiştir. Anne dindar bir hayat yaşamaktadır. Kızlarının birisi başörtülü diğeri ise başı açıktır. Başı açık kızın beş vakit namaz kıldığını duymadım.

Bir dönem, başı açık bir bayan personelimiz vardı. Beş vakit namaz kılardı. Pazartesi Perşembe günleri nafile oruç tutardı. Ağzından kötü bir söz, argo bir kelam duyulmamıştır. Karınca gibi çalışkandır. İşine yoğunlaşır, kimsenin dedikodusunu yapmaz, boş sözlere kulak vermez, hanım hanımcık bir kızdır.

Başörtülü kızlar da tanırız her birimiz. Makyaj yaparlar, parfüm kullanırlar. Yanınıza geldiklerinde ağır parfüm kokusundan burnunuzun direği kırılır. Makyajları, ağır başlı olmaktan uzak halleri ve tesettürlerinin ne büyük tezat teşkil ettiğini acı acı gözlemlersiniz. Bunlarda sözünüzün geçeceğini düşündüklerinize ağabey, kardeş ya da baba nasihati yaparsınız. Çok açıktır ki onların anne babaları dindardır ama sözleri çocuklarına geçmemektedir.

Bir ev sahibimin dört kızından ikisinin başörtülü ve İHL’li, diğer ikisinin ise başları açık ve fikirleri de diğer kız kardeşlerle neredeyse taban tabana zıt olduğunu biliyorum.

 Verdiğimiz birkaç örnekten de anlıyoruz ki, dindarlık konusu zannedilenden daha karmaşık bir mevzudur. Toplum bu konuyu kendisi çözmüş.

Aynı aile içinde dindar olarak nitelenebilecek fertlerin yanında dindar olmayan fertler de var. O aileler kendi içlerinde herhangi bir sıkıntı yaşamıyor. Mesela, çantasında etek, başörtüsü taşıyıp beş vakit namazını kılan başı açık kızla, başörtülü olduğu halde namazını düzenli kılmayan kız kavgalı değil.

Gürültü koparanlar büyük ölçüde konuya dışarıdan bakanlar. Biraz yaklaşıp konuyu samimi olarak anlamaya çalıştıklarında gerçekle onlar da yüz yüze geleceklerdir.

Başbakan Erdoğan’ın dindar gençlik yetiştirme özlemini dile getirmesi, bütün vatandaşları namaz kılmaya ya da tesettürlü olmaya zorlama, tek tip bir vatandaş oluşturma niyeti midir? Asla.

Başbakan yukarda örneklerini verdiğim tablolardan gayet haberdardır. Zira bu toplumun içerisindedir, vatandaştan kopuk değildir.

Çocuğuna dinini öğretme gayretindeki aileler bundan böyle karşılarında yasa engelini, devlet babanı asık suratını görmeyeceklerdir.

Dininin gereklerini yerine getirme çabasındaki herkes niyet okuyucularının engellemeleri ve yaftalamalarından uzak, huzur içinde yollarına devam edeceklerdir.

 “Dindar” grubunda yer alan hiç kimse de dini konularda daha serbest ya daaz titiz vatandaşlarımızı -şimdiye kadar olduğu gibi-, bundan sonra da dindar yaşamaya zorlamayacaklardır.

Arzu edilen budur.

Şimdi bir tabloyu dikkatinize sunacağım.

Belki, “Türkiye elden gidiyor, dindarlar çok oluyorlar” diye vehim içinde olanların endişeleri artacaktır ama yine de bu tabloyu paylaşmak istiyorum.

Geçtiğimiz aylarda bir yakınımızın vefatı sonrası Anadolu’dan bir şehrimize taziye ziyaretine gittik. Cenazenin kaldırıldığı günün gecesi idi. Cenaze evi dolup dolup boşalıyordu. Zira merhum çevresinde sevilen bir kimse idi, oğlu da bulunduğu ilde önemli bir görevde, hatırlı bir kişi.

Biz İstanbul’dan gittiğimiz için gece boyunca gelen ziyaretçilerle tanıştık, ev sahipleriyle birlikte gelenleri karşıladık.

Gecenin ilerleyen saatlerinde şehrin valisi taziye ziyaretine geldi. Vali beyin yanında, sivil kıyafetleri içerisinde il garnizon komutanı bir general ve yine sivil elbiseli bir albay da vardı.

Vali bey oturdu ve ilk sözleri şöyle oldu:”Ben Güneydoğu illerimizde görev yaptım. Oralarda bir taziye evine yeni gelen kişi ‘el-Fatiha!’ der, söze öyle başlar. Biz de aynı şekilde başlayalım.”

Vali bey, görev yaptığı ilde vefat etmiş ve cenazesine binlerce kişinin katılımından da sevilen bir kişi olduğu anlaşılan merhumun yakınlarını ziyaret ederek yürekleri fethetti.

Vali mütevazı kişiliği ve ağırbaşlı tavırlarıyla gönüllerde öyle yer ediyor ki, onu tanıyan her anne-baba çocuğunun da onun gibi dindar kişilikli bir insan olarak yetişmesini arzu eder. Bu da gayet normal bir durum.

Hayat ve ölüm yan yana. Taziye evinde de olsanız sürekli ağlamıyorsunuz. Saatler geçince birileri esprili bir hikâye anlatıyor, tebessüm ediyorsunuz.

Vali bey gidince merhumun hoşsohbet bacanağı bir vali hikâyesi anlattı.

Genç ve bekâr valinin birisi köyleri ziyaret ediyormuş. Köylerden birinde bir genç kız dikkatini çekmiş. Evlenmeyi düşünmüş köylü kızıyla. Yakınları aracılığıyla haber göndermiş kıza. Kız, valinin evlenme teklifini kabul etmemiş. Vali sesini çıkarmamış ama içinde bir ukde olmuş kızın tavrı. Belli bir zaman sonra aynı köye tekrar gittiğinde kızla görüşmüş ve reddedilmesinin sebebini merak ettiğini söylemiş. Kız, “Siz valisiniz. Ben size ayak uyduramam, mahcup olursunuz, o sebepten reddettim sizi” demiş. Vali, “Ben sizi bu halinizle kabul ediyorum. Başka sebep yoksa evlenelim” demiş. Evlenmişler.

Bir gün o şehrin hatırlı ailelerinden bir grup kadın bir toplantı tertip edip vali beyin eşini de davet etmişler. Toplantının başında ev sahipleri şeker ikram etmişler. Mecliste en başta oturan vali beyin eşi, eteğini çevirmiş, hizmetlinin elindeki şekerliği alıp tamamını boşaltmış. Ev sahibi gidip yeniden doldurmuş şekerliği. Sonra da sırasıyla ikram etmiş misafirlerine. Herkes birer tane almış. Orada bulunan herkes vali beyin eşinin durumunu hayretle takip etmiş.

Valinin eşi yanlış yaptığını fark etmiş ama iş işten geçmiş, olan olmuştur.

Valinin eşi evine döndükten sonra o mahcubiyet anına düşündükçe üzülmüş, ağlamış. Vali geldiğinde eşinin ağladığını görünce merak etmiş sebebini. O da, “Ben söylemiştim, size ayak uyduramam, sizi mahcup ederim, demiştim. İşte olan oldu. O kadar insanın içinde rezil oldum. Ben artık o toplantılara katılamam” demiş.

Vali, “Üzüldüğün şeye bak. Sen hiç dert etme bu meseleyi, hallederiz” demiş.

Sonra da bir davet vermişler söz konusu toplantıya katılan kadınlara. Toplantının başında hizmetli şekerliği ilk misafirin eteğine boşaltmış, kendisine hayretle bakan ve o kadar şekeri almak istemeyen misafirlere, “Vali bey bu şekilde ikram etmediğimizi duyarsa kızar. Her birinize birer kâse şeker ikram ederek başlayacağız. Çünkü bizde adet böyle!” demiş.

 

gumuslale@gmail.com

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 3074 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri