Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Recep KOÇAK

Her Köpekten Korkulmaz

11 Ağustos 2009 Salı

Fobisiz insan yoktur ya da çok azdır. Çevremize bu gözle ve dikkatle baktığımızda nice fobiler keşfederiz.

En yakınımızdaki koca adamın fare fobisi vardır. Evin bir köşesinden fare çıksa, siz onun herkesi teselli edeceğini, fareyi defedeceğini beklersiniz ama nafile. Önce o, köşe bucak kaçar, yüksek noktalara çıkar.

Neden korkuyormuş efendim, “Farenin paçasına girmesinden!” Zavallı fare tazyik görünce can havliyle bulduğu bir kovuktan kendini başka bir ortama atmaya çalışacak.

O telaş içinde sizin yakınınızın hatırını mı sayacak. Hakikaten paçasından yukarı tırmanabilir. O zaman siz seyreyleyin gümbürtüyü.

Allah esirgeye!

Bazılarının böcek korkusu vardır mesela. Serçe parmağının ucu kadar ya da daha az yer kaplayabilecek böcekler, bazı insanları tedirgin etmeye yeter.

Bazıları kediden korkar.

Oturmuş balık yemektesiniz. Kedicik ağzının tadını bilir. Burnu çok iyi koku alır.

Siz balıktan bir lokma yemeden davetsiz misafiriniz miyavlamaya başlar.

Sizin için problem yoktur. Ama kedi fobisi olduğunu birkaç dakika önce öğrendiğiniz yol arkadaşınızın vücut kimyası bozulmuş, ağzının tadı uçup gitmiştir.

Sizin sevimli kediyi defetme çabalarınız yetmez birkaç garson da seferber olur masanızdan nasiplenmek isteyen hayvancağızı uzaklaştırmak için.

Bir arkadaşım köpekten nasıl korktuğunu anlatmıştı yıllar önce. Köpekten korkarmış ama kulağına öyle bir günde, öyle bir saatte gelmiş ki bir defasında köpek sesleri, bırakın korkmayı, sevinmiş, dünyalar onun olmuş, kendini güvende hissetmiş.

Bir kış akşamı Çamlıca’nın tepesinde bir adrese iş görüşmesine gitmiş arkadaşımız. Daha önce birkaç defa görüştüğü ve olumlu karar çıkacağı yönünde işaretler aldığı kurum yetkilisi son görüşmede büyük tavır değişikliği göstermiş, soğuk davranmış sonunda da nazik olmayan bir üslupla işin olmayacağını söylemiş.

Beklediğiniz iş olmamış, karnınız aç, üzerinizdeki kıyafet sizi yeterince ısıtmıyor, önünüzü göremiyorsunuz.

Az sonra ne olacak? Yarın ne olacak?

Mevsim kış. Yerde kar, havada şiddetli soğuk var. Zifiri karanlıkta, aydınlatmasız bir sokakta yürüyorsunuz. Bir yanınızda Çamlıca korusu, bir yanınızda derin ve karanlık uçurumlar. Her an bir hışırtı duyabilir, her an bir daldan düşecek kar kütlesi ödünüzü patlatabilir. Arkadan bir adamın ayak sesleri giderek yaklaşabilir, karşı yönden bir karartının size doğru yaklaşmakta olduğunu, adımlarının çıkardığı, “kart-kurt” seslerinden anlamış olabilirsiniz.

Tüyleriniz diken diken. Ağır adımlarla ilerliyor, bir an önce kendinizi Kısıklı civarına, toplu taşım araçlarının, taksilerin bulunabileceği işlek bir caddeye atmak istiyorsunuz.

Sisli kış gecesinde şehrin ışıklarını da yeterince göremiyorsunuz.

“Şehrin ışıkları bir bir yanarken, bendeki karanlığı bir de bana sor.”

Olmadık böyle bir zamanda Erol Evgin geliyor aklınıza.                               

Şarkının sözlerinden sadece bu kadar hatırlıyorsunuz bu şartlarda. Şarkıyı mırıldanarak yürümek de içinizden gelmiyor.

Korku ve endişelerinizin şaha kalktığı bir anda çok yakından bir köpek sesi geliyor.

Köpek sesi, yakınınızda evlerin, başka insanların olduğunu, bir mahallenin varlığını haber veriyor.

Bir ohh çekiyorsunuz, derin bir nefes alıyorsunuz. Bu sesin size iyi geldiğini hissediyordunuz.

Normal şartlarda korktuğunuz köpekler bu gece size yoldaş oluyor, gözünüzün yola alıştığını, ana caddeye iyice yaklaştığınızı fark ediyorsunuz.

Köpeklerin daha fazla, daha fazla havlamasını istiyor gönlünüz. Onlar havladıkça sizin içiniz ısınacak.

Hayret ki, ne hayret.

Bir köpeğin sesi insana nasıl bu kadar iyi gelebilirmiş. Bir köpek, uzaktan havlamasıyla bile insana bu kadar moral verebilir miymiş?

Yaşayan bilir.

Bazen korkuları umut olabilirmiş insana. En çekindiği varlıkların varlığından destek alabilirmiş insanoğlu.

Her köpek korkulası değildir.

İnsanın dermanı onun dertleridir çoğu zaman.

“Söyleyemem derdimi, derman olmasın diye!”

Hatta insanın dertsizliğinden endişe edilirmiş de, bazı mübarek zatlar, “Allah dertsiz bırakmasın!” duası yaparmış sevdiği kişiler için.

Zira Allah’ın bir kulunu dertsiz bırakması, bazen büsbütün “bırakması, terk etmesi” olarak algılanır tedirginlik duyulurmuş.

Allah hepimize afiyet versin. Hastalarımıza şifa, dertlilerimize deva, borçlularımıza eda ihsan eylesin. Ev sahibiniz teslim ettiğiniz kirayı cebine koyarken, “Allah, kazananlara ömür versin” dediğinde mutlu olmaz mısınız?

Bir dua bazen ayaklarını yerden keser insanın.

Allah bizi, bıraktığı değil “tuttuğu”, sevdiği ve razı olduğu kullarından eylesin.

 

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 5390 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri