Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Recep KOÇAK

İkna kabiliyeti

09.06.2014 11:02

Abdülhakim Koçin Hacettepe Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olduğu ilk günlerde İslâm Mecmuası’nın Ankara Temsilciliği’nde çalışmaya başlamıştı. Benim iş hayatımın ilk yılları, onun ise ilk aylarıydı. İkimiz de ilk iş tecrübemizi İslâm Mecmuasında edinmiş olduk.

Mecmuanın kadrosunda daralma mecburiyeti hâsıl oldu. Genel Müdürümüz Mefail Deribaş İstanbul’dan Ankara’ya geldi. Büro’da kısa bir konuşma yaparak bazı personelden ayrılmak zorunda kalacağımızı ifade etti.

Abdülhakim, o zor konuşmanın ardından çıkışı açıklanan bir arkadaşımızdı. Beni boş bir odaya çağırdı ve şöyle dedi; “Mefail bey konuşmaya başladığında içimizden bazılarının işten çıkarılacağını anladım. İçimden dua ettim ki, ben çıkarılayım. Çünkü Mehmet Fatsa kardeşimiz nişanlı, yakında düğün yapacak. Onun işsiz kalması bütün planları bozardı. Şükür ki, duam kabul oldu.” Bu samimi açıklamayı her hatırladığımda gözlerim dolar. Aynı duayı içimizden kaç kişi kardeşi lehine yapabilir? Zor soru.

O, bizden ayın ilk 15 gününün ücretini aldı, birkaç gün sonra TÜBİTAK Bilim Teknik Dergisi’nde işe başladı. Ayın ikinci yarısının ücretini de oradan aldı. Gittiği yerde maaşı ve diğer imkânları bizdekinden çok daha iyiydi. Samimiyetle kardeşinin iyiliğini düşünen Abdülhakim için Allah yeni bir yapıyı kısa sürede açmıştı. Olanda hayır vardı.

Geçen gün Abdülhakim’le hasret giderdik. 28 Şubat sürecinde kendisine yaşatılan zorlukları, zulümleri dinledim ondan. Birbirinden etkileyici gerçek ihanet, ödleklik ve korkaklık hikâyeleri.

TÜBİTAK’tan tüm personele verilen bir hak sadece Cevdet Çağan’dan ve Abdülhalim’den esirgenmiş. İdarecilere yapılan sözlü ve yazılı hatırlatmalar, başvurular kâr etmemiş. Artık gördükleri zulümden vücut kimyaları bozulan iki mağdur kafadar; hukukun ve adaletin tamamen ortadan kalktığını düşündükleri o ortamda kendilerince bir çare üretmişler. Maaşlarının 18 bin lira olduğu o dönemde 20 bin liraya birisini bulmuşlar. İşaret ettikleri kişiyi dövecek, “ikna” edecekmiş! Kurumda kendisi mağdur olmadığı halde, “Ben de bu işe katkı sağlamak istiyorum” deyip 20 bin liranın bir kısmını gönüllü olarak üstlenen bir “hayırsever” arkadaşlarından da moral bulmuşlar.

Beklenen gün gelmiş. Abdülhakim telefonla aradığı yetkili kişiye “Artık sizinle farklı bir dille konuşacağız” demiş. Telefonu Cevdet almış eline. Muhatabı arayıp, “Yakında sizin ya da yakınlarınızın başına bir şey gelirse biz mesul değiliz” dedikten sonra, karşısındaki kişinin konuşmasına fırsat vermeden kapatmış.

Aradan sadece birkaç dakika geçtikten sonra muhatap yetkili telefonla arayıp, “Birlikte kahve içelim, bekliyorum” demiş. Odasına vardıklarında aylardır, hatta yıllardır kendilerine kan kusturan yetkiliden bir eser yokmuş. Son derece müşfik, mülayim ve de babacan bir yetkili bekliyormuş onları. Kahvelerini içtikten sonra bir üst yetkilinin kendilerini beklediğini söylemiş, tehdide muhatap yetkili.

Üst yetkilide de büyük değişim gözlemlenmiş, “Bazı sıkıntılarınız varmış. Neden bana gelmediniz. Muhasebeye talimat verdim. Geriye doğru bütün alacaklarınızı hesaplattım. Hemen ödeme yapacaklar” demiş.

Bu kadar kısa sürede bu kadar büyük bir mesele hallolmuş ve Abdülhakim’le Cevdet külliyetli miktarda paraya kavuşmuşlar. Abdülhakim, “O parayla biriken bütün borçlarımı ödedim” diyor.

Sonraki yıllarda, Abdülhakim akademik hayata atılmış. Bir üniversitede hocalık yapmaya başlamış. Bir seçim öncesi memleketinden aday olmaya karar vermiş. Yasal hakkını kullanıp üniversitedeki görevinden istifa etmiş. Siyaset arenasında işler umduğu gibi gitmeyince hocalık görevine yenden dönmek istemiş. Rektör bir türlü göreve başlatmamış kendisini. Dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz, etkili milletvekillerinden Bülent Arınç gibi çok sayıda siyasetçinin rektörü arayıp rica etmelerine rağmen Abdülhakim bir türlü görevine başlatılmamış. Üniversite Ankara’ya uzak bir ilde bulunuyor. Ankara’dan o ile altı ay boyunca gidip gelen ve bu arada adam akıllı borçlanan Abdülhakim’in artık sabır taşı çatlamış. Eli kolu bağlı, ümitsiz bir halde işsiz güçsüz Ankara’ya dönmeye hazırlandığı bir gece Sayın Rektör’e uzun bir mektup yazmış. Ertesi gün üniversiteye gidip, kendisi ile rektörü bir türlü görüştürmeyen yetkiliye mektubu teslim etmiş. “Bunu rektör beye verin. Mahkemede bana yaptıklarının hesabını verirken yazdıklarımı hatırlaması gerekecek” demiş. Mektubu okuyan ilgili kişi bazı kelime ve cümleleri tehdit olarak değerlendirip değiştirmesini rica etmiş. O da oturup birkaç noktasını değiştirerek yeniden yazmış mektubu.

Akşam saatlerinde terminale gitmeye hazırlanırken Abdlhakim’in telefonu çalmış. Üniversiteden arayan kişi, “Rektör bey girişinizi onayladı. Hemen gelin. Önümüzde 9 günlük bayram tatili var. Şimdi imzayı atın ki, hak kaybınız olmasın” demiş.

Rektörlüğe vardığında çok sayıda personelin, Abdülhakim’in işini tamamlamak üzere beklediğini görmüş. İmzayı atmış. Aylardır peşinde olduğu bu güzel gelişmeden sonra Ankara’ya doğru yola çıkmak üzeredir.

Yetkiliye, “Artık yeniden buranın personeliyim. Bu kadar ay boyunca neden başlatılmadım?” diye sormuş. Yetkili, “Boş verin Hocam. Önemli olan başlamanız” diye geçiştirmek istese de Abdülhakim ısrar edince, “Sizinle ilgili bir not ulaşmıştı güvenlik, istihbarat birimlerinden” demiş. Abdülhakim, “Orada hırsız, haydut ya da ahlaksız olduğum mu yazılıydı?” diye sorunca. Yetkili, “Hayır Hocam, estegfirullah” dedikten sonra, “Dini değerlerine bağlı, sıkı bir dindardır, ikna kabiliyeti yüksektir, yazıyordu” demiş..

Bunları dinlediğimde Abdülhakim’e, “İtiraf et, ikna kabiliyetin hayli yüksek!” dedim.

 

recep.kocakk@gmail.com

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 2594 defa okunmuştur
ÜSLUP
ŞENOL ÖZGEN
“Padişahın oğlu çingene kızına aşık olmuş. Kimse vazgeçirememiş. Padişah vezirini, çingene kızın babasına göndermiş, vezir çingeneden padişahın oğlu için kızını istemiş. Çingene; “ben kızımı padişahın oğluna vermem” demiş. Vezir, şaşkın… Durumu padişaha anlatmış. Padişah “la havle” deyip başvezirini göndermiş. Başvezir de kızı istemiş ama çingene vermemiş. Bu sefer padişah, orduda sert olması ile tanınan bir kumandanı göndermiş. Kumandan çingenenin evine gelmiş, kapıyı sertce ayağıyla vurarak açmış ve gürlemiş: “Kimdir o padişahın oğluna kızını vermeyen çingene” demiş. Çingene süklüm püklüm “benim” demiş. Sonra da yerden kaldırıp: “ulen sen kızını padişahın oğluna veriyormusun, vermiyormusun” demiş. Çingene: “A benim beyim şimdiye kadar kimse gelipte böyle usulüyle erkanıyla istemedi ki. Kızımı padişahın oğluna verdim gitti” demiş.
14 Haziran 2014 Cumartesi 17:31
Beğendim (4)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri