Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Recep KOÇAK

İnsanlık Ölmemiş

22 Aralık 2011 Perşembe

Onunla tanışalı henüz dakikalar olmuştu. Ortak tanıdıklarımızın çağrışımıyla, kişisel hikâyesini anlatıyordu bana, coşku ve heyecanla. Onu dinlerken çok duygulandım, pek etkiledim. Anlattıkları gözlerimi yaşarttı. “İnsanlık ölmemiş!” dedim içimden.

Bir yüksek okul öğrencisi olarak gittiği ilimizde kendisine sahip çıkan, onu öz kızları gibi bağırlarına basan ailenin yerinde olmayı istedim. “Ne güzel insanlarmış onlar ki, şu karşımda konuşan hanım kızımız onlardan bahsederken gözleri ışıldıyor, öz ailesi ile o güzel insanları yan yana anıyor” diye düşündüm.

Bana çok detaylı ve uzun uzun anlattığı bu “iyilik hikâyesi”ni kaleme almasını teklif ettim. Beni kırmadı, onca koşuşturma arasında vakit ayırdı, uzun hikâyesini özetledi.

Aşağıdaki metin bana dün ulaştı. Sıcağı sıcağına sizlerle paylaşıyorum. Kızımızın adını, kendi memleketini, öğrenim gördüğü ilimizin ismini ve halen çalıştığı yayın kuruluşunu gizleyerek, sizleri, “ne güzel bir memlekette yaşıyormuşuz, ne güzel insanlarımız varmış meğer” dedirtecek satırlarla baş başa bırakıyorum…

Liseden mezun olduktan sonra yeni yeni popüler olan yerel radyoların birisinde çalışmak istedim. Bir kaç ay çalıştıktan sonra üniversite sınavım sebebiyle ailem radyoda devam etmeme izin vermedi. Oyuncağı elinden alınmış çocuk gibi oldum. Aileme çok kızdım ama bir şey yapamadım. Bir an önce sınavı kazanıp gitmeyi ve gittiğim ilk gün hemen bir radyoda çalışmayı düşünüyordum. Radyo televizyon, gazetecilik, basın yayın gibi bölümleri yazdım ama kazanamadım. Maddi durumumuz iyi olmadığı için dersaneye gidememiş olmam bu yüksek puanlı bölümleri kazanamamamda etkili oldu diye düşünüyorum. Lisenin sözel bölümünden mezunum, bari iki yıllık olsun diye dördüncü yılımda büyük hedeflerimden vazgeçtim.

Gidip kaydımı yaptırıp radyoda çalışacaktım ve bir sonraki yıl yine sınava girip şansımı deneyecektim. Yani okul benim için önemli değildi. O hedefime ulaşmadan önceki son engeldi. İstediğim bölümü kazanınca buradan kaydımı sildirecektim.

Okulu ve derslerimi ciddiye almamakla yaptığım hatayı bir sonraki yıl sınavı kaybedince anladım. Çünkü sınavı kazanamamış ve zayıf derslerimle baş başa kalmıştım.

Her şey yüksekokulu kazanıp gitmemle başladı. Ailemden ilk defa ayrı kaldığım için bir bocalama dönemi yaşadım.

Farklı şehirlerden gelen farklı kültürel özellikler taşıyan, farklı karakter ve kişiliklerdeki insanlar, yurt ortamı, okul ortamı, bilmediğim şehir, bilmediğim şehrin bilmediğim insanları. Ve kız çocuğu olmanın getirdiği korkaklık. Evet bu çekingenlik, karamsarlık, önyargı… falan değil, resmen korkaklık.

Her ne kadar bazı arkadaşlar “Sonuçta üniversite sınavını kazanıp geldik, burası üniversite” dese de ben ısrarla yüksekokul dedim hep.

Daha ilk günlerde el ele kol kola gördüğüm insanlar beni çok şaşırtmıştı. Herhalde bunlar önceden sevgiliydi ve aynı yeri kazanıp geldiler diye düşündüm. Ama gerçeğin öyle olmadığını üç beş gün sonra kızın kolunda başkasını, erkeğin kolunda başkasını görünce anladım. ‘Çok güzel’ ya da ‘çok yakışıklı’ olmak çıkmak için yeterliydi. Bir süre sonra o da bitiyordu… Bir bakmışsınız o onun eski sevgilisiyle çıkıyor, o onun eski sevgilisiyle çıkıyordu.

Konuşması değişen ( argo-küfürlü konuşan), alışkanlıkları değişen (alkole-sigaraya başlayan), giyim tarzı değişen (-özellikle kızlar- açık kıyafetler giymeye başladı), gece yurdun kapanış saatine kadar orada burada erkek arkadaşıyla, arkadaşlarıyla gezen, markalı giyinmeye başlayan, pahalı yerlerde yemek yiyen ne öğrenciler gördüm.

Ben bunları ‘bağımsızlık sarhoşluğu’ olarak değerlendirdim. Ana baba yok, neredeydin bu saate kadar diye hesap soran yok, kıyafetine karışan yok.

Yani onlar, aile baskısı kalkınca bağımsızlık sarhoşluğuna düştüler. O sarhoşlukla –özellikle kızlar– telafisi imkânsız hatalar yaptılar.

İşin kötü bir yanı da maddi boyutla ilgili olan kısmı idi. Anne baba dişinden tırnağından artırıp para gönderiyor. Çocuğu 3 lira istediyse o 5 lira gönderiyor, çocuğum oralarda mahcup olmasın, biz burada idare ederiz diye düşünüyordu.

Genç ise sevgilisine hediye alırken, alkol-sigara-markalı kıyafetler derken parayı har vurup harman savuruyordu.

Nereden geldiğini, amacını, sorumluluklarını unutmayan öğrencileri tenzih ederim.

Daha önce bilmediğim ve karşı çıktığım bir ‘… teşkilat’ var. Kız yurdunda, erkek yurdunda, okulda her yerde bu teşkilatın başkanının koyduğu yazılı olmayan kanunlar geçerli. Bu bir siyasi partinin düşüncesini paylaşanların oluşturduğu ve diğer siyasi düşünceden olanları ezdikleri, bunu bir hak olarak gördükleri yapılanmaydı.

Okulun ilk günlerinde odamızda otururken üç kız yanımıza geldi, “Biz ikinci sınıflarız, siz çömsünüz, bir şeye ihtiyacınız olduğunda bize geleceksiniz. Üç kişiden fazla kişiyle çıkamazsın okuduğun süre içinde, koyu makyaj yapamazsın, açık ve dar kıyafetler giyemezsin, okulun yüz metre ilerisindeki basket potalarının bulunduğu yere kadar sevgilinin elini tutamazsın, eğer okula geliyorsan orada sevgilinin elini bırakacaksın. ..”

Yani bizi ilk günden baskı altına alma ve istedikleri çalışmalarda istedikleri şekilde kullanma ziyaretiydi bu.

Kızları dinledik, diğerlerinden ses yok. Ben dördüncü yılımda kazanıp gittiğim için diğerlerinden yaşça büyüktüm. Biraz da asiliğimden kaynaklandı galiba, “Siz kime güveniyorsunuz? Ya örgüte güvenilir ya mafyaya. Siz hangi örgüttensiniz?” dedim. Kız “pkkdanım” dedi, “Ben de Hadep’tenim” dedim. Kız “Akıllı ol. Seni barındırmayız. Gelir gidersin ama başın önde gelir gidersin…” dedi ve gittiler. O gün akşam yurt idaresinden çağrıldım ve sözlü ifade verdim.

Bunlar kim ya? Ailem beni buraya gönderdiyse onlar bana güveniyor. Bir şeye ihtiyacım olduğunda önce ailem var, yurtta memureler var, okulda öğretmenlerim var. Niye sana geleyim? O da benim gibi bir öğrenci. .. diye düşündüm hep.

Sonradan öğrendim ki, o gelenler kız yurdu başkanı ve yardımcılarıymış. Hiç duymadığım ve bilmediğim bir teşkilatlanmaydı bu. Okul müdüründen korkmazlardı başkandan korktukları kadar. Sık sık kavgalar olur ve her seferinde hep haklı(!) çıkarlardı.

Bir başkanla sevgili olabilmek ya da o teşkilatta görevli biriyle sevgili olmak yani “çıkmak” birçok kız için ayrıcalıklı bir durumdu. Öyle biriyle çıkabilmek için kırk takla atanlar vardı.

Onların koyduğu kurallar okulun kuralları mı? Böyle bir kanun mu var? Okulun ve öğretmenlerin görevi, belli bir siyasi partiye taban oluşturmak mı? Eğitim konusunu da böyle ciddiye alıyorlar mı?... falan diye her ortamda düşüncemi söyledim.

Siyasi olarak tarafsız kaldım hep. Hem bir tarafım olmadığından hem de büyüklerin tarafsız kalmam, kimseye karışmamam konusundaki ciddi uyarılarından dolayı tarafsız kalmıştım.

Sabahtan akşama kadar başkan olanlar, dava adamı olanlar akşamdan sabaha kadar kız arkadaşlarının evlerinde, imam nikahlı öğrenci eşlerinin evlerinde, içki ortamlarında alemlerdeydi.

Sabahtan akşama kadar namus bekçisi geçinenler akşamdan sabaha kadar ‘arkadaşım’ dediği kız arkadaşlarını pazarlamakla meşguller.

Gerçekten samimiyetle düşüncesine bağlı ve temiz yaşayanları tenzih ederek yazıyorum bunları.

Merak edebilirsiniz, bütün bunlar karşısında yurt ve okul yönetiminin tutumu neydi? Balık baştan kokar ya da dananın oynaması kazıktan derim ben de.

İkinci sınıflardan birisi bir gün bize şöyle demişti: Hocalar bize ilk geldiğimizde, ‘kalem sizdeyse silgi bizde’ dediler.

Evet gerçekten doğru. Senin ne kadar çalışkan ya da tembel olduğun önemli değil. Hocayla aynı siyasi düşüncedeysen ya da iyi anlaşıyorsan sorun yok.

Uzun lafın kısası, bütün bunları anlamaya çalışırken 6 ay geçti. Bu arada volkmenimden radyoları dinledim. Benim geldiğim yerde iki radyo, burada yaklaşık 10 radyo vardı. Kimisi –sonradan öğrendiğim– alevi müzikleri çalıyor, kimisi dini yayın yapıyor, kimisi de –sonradan öğrendiğim– sol müzikler çalıyordu. Bu kadar çok radyo var, acaba ortamları nasıl, orada bana nasıl bakacaklar…? Sorularından dolayı acele etmedim.

Uzun zamandır istediğim bir şey, kazanmışım, gelmişim, ailemin haberi olmaz, birçok alternatif var… ama ben acele etmiyorum.

Çünkü, üniversitede okuyan kızların hepsine potansiyel fahişe olarak bakılıyor. Radyoda çalışmak istediğimden ve ortamlarını bilmediğimden bir konuşma esnasında kız yurdu kantininde görevli teyzeye bahsettim. Benim yeğenimin tanıdığı bir radyocu var, onunla konuşayım da yardımcı olsun dedi.

Yeğeni sayesinde radyoya görüşmeye gittim, anlaştık ve başladım. Radyonun ortaklarından birisi olarak tanıdığımız bir adam zaman zaman radyoya gelir ve gelirken yiyecek-içecek şeyler getirirdi. Çok samimi ve iyi niyetli olduğu belliydi. Onun yaptığı ikramların yarısını bile patronumuz yapmıyordu.

Kızım yengenle tanıştırayım hafta sonları gel yengenle otur, yıkanacak çamaşırların olduğunda yengen makineye atıversin, canın ev yemeği istediğinde yengene söyle yapıversin… falan dedi bir çok kez. Çok sevinirim, müsait olduğumda gelip tanışayım… diye hep geçiştirdim.

Daha sonraları adam, beni bir süre gözlemlediğini, ciddi birisi olduğumdan dolayı ailesiyle tanıştırmak istediğini söyledi.

Çünkü ben yetişkin bir insandım ve eşi bunu yanlış anlayabilirdi. Bu yanlış anlama aile huzursuzluğuna dönüşebilirdi. Bu düşüncelerle bir felaketi önlemek için hep geçiştirdim.

Bir süre sonra gitmekten başka çarem kalmadı. Akşam yemeğe gittim. Acaba eşi güler yüz gösterecek mi, memnun olacak mı, eşi benden gerçekten bahsetmiş miydi ve gelmemi gerçekten istemiş miydi?

Çekinerek gittim ama memnun ayrıldım. Çok güzel ağırladılar. Yurtta yersin diye bir yiyecek paketi verdiler. Bir şeye ihtiyacın olursa söyle, ara, çekinme, paran pulun olmadığında başkasından isteme… falan dediler.

İlk misafirliğim olduğu için mecburen nazik davrandı diye düşündüm ama sonraki gitmelerimde de hep aynı samimiyeti gördüm.

Zamanla daha sık gidip gelmeye başladım. Ben gittiğimde misafir geldiğinde ben servis yapıyordum, bulaşıkları yıkıyordum. Eğer gezmeye gideceklerse birlikte gidiyorduk.

Beni soranlara “Benim öteki hanımdan kızım” diyordu, sonra tanıştırıyordu. Zamanla onlara baba-anne demeye başladım.

Manevi teyzemler, dedemler, ninemler oldu zamanla.

Birlikte pikniklere gittik, çay bahçelerinde oturduk, hafta sonları yatılı kalmaya başladım, yaz okuluna kalınca yurtta kalmama izin vermediler…

Kendi evim gibi rahatça sofralarına oturdum, yataklarında yattım. Sabah “babam” çıkınca evden kendi evim gibi annemle kahvaltıdan sonra çay keyfi yaptım… “annem” hiçbir zaman bir şey esirgemedi benden. Asla orayı burayı kilitlemedi. Ben de hiçbir zaman orada ne var, burada ne var diye evini karıştırmadım, bakmadım, merak etmedim.

İlkokula ve ortaokula giden iki “kardeşim” vardı, bana “abla” derlerdi. Onlar da hiçbir zaman bana ters davranmadılar.

Bazen “Seni gelin alalım, seni göndermeyelim” derlerdi ailem sayesinde tanıdıklarım. Önce buradaki babamdan isteyeceksiniz, o kabul ederse   … ‘e gidip öteki babamdan isteyeceksiniz derdim.

Babamın ya da annemin bir kez bana kaş çattıklarını görmedim.

“Elin herifine para mı kazanacaksın? Alan adam baksın” derdi babam, kız çocuklarının okumasına karşıydı. Ona rağmen kız kardeşimi okutacaktı ama kardeşim liseden sonra okumak istemedi.

Öz ablam evlenirken düğün hediyesi gönderdiler. Üçüncü kardeşim doğunca gittim altın künye aldım, adını yazdırdım.

Annemin akrabası olan birisiyle birbirimizi sevdik, okul bitince evlenmeye karar verdik. Kızarlar diye bunu annemden babamdan sakladık. Bir süre sonra bu duyuldu. Annem bunu anlayışla karşıladı, ama babam bana belli etmemeye çalışsa da kızdı. Babam uzun bir süre bana tavır koydu ve soğuk davrandı. Babam çok sonraları, “Siz anlaşamazsınız, olmaz, (erkek arkadaşımın babasından için) bana kaç defa dedi gidip isteyelim diye, ben anlaşamazlar, olmaz diye kabul etmedim” dedi.

Yani babamın tepkisi yanlış insanı sevmiş olmamdandı. Gerçekten kısa bir süre sonra ayrılmak zorunda kaldım.

Yıllardır ne annemin ne de babamın bana bakışı değişmedi. Annem kaç defa yeminle “Şu çocuklarımdan ayırmadım seni” dedi. Ben de hiçbir zaman onların bu iyi niyetini suistimal etmedim.

Annem her konuşmamızda “Gözlerinden öperim yavrum” der, her mesajında “canım kızım, birtanem, yavrum” yazar.

Gerçek ailemle manevi ailemin yüz yüze tanışmaları nasip olmadı daha.

Öğrenciliğim bitti. Okuduğum şehirden ayrıldım. Çalışmak için memleketimden ayrılıp şimdiki yaşadığım şehre yerleşince annemler bir hafta yanımda kaldılar. İşi sebebiyle babam gelemedi.

Bir radyoda çalışayım, herkes beni duysun, beni arayıp övgü dolu sözler söylesinler, müzikler çalayım… istiyordum yıllar önce.

Ama şimdi işimi en iyi şekilde yapmak istiyorum. Sadece müzik değil hayatın içinde var olan güzellikleri de paylaşmak istiyorum. Ali Veli’ye armağan etmiş falancadan dinliyoruz türü yayınlara program demiyorum artık.

Bazı insanlar okur ve devlet ona diploma, görev verir, polis olur, doktor olur… Bazı insanların da daha doğrusu inananların doğuştan gelen ve Allah’ın verdiği bir görevi vardır; ‘İyiliği emretmek kötülükten sakındırmak.’ Madem konuşmak gibi, mikrofon gibi nimetleri vermiş Allah, ben de görevimi yerine getirmeliydim.

Hıristiyanlığı yaymaya çalışanlara her ne kadar “misyoner” dense de, aslında tüm inananlar birer “misyoner”dir.

Hıristiyan misyonerlerin görevi nasıl kendi dinlerini yaymaksa benim de görevim kendi dinimi yaymak. Küçük bir fark var. Benim dinim buna ‘tebliğ etmek’ diyor.

O günlerde özel gecelerde de sunuculuk yapmaya başladım. Salonlarda 100-200 kişiye program sunarken şimdi binlerce kişiye hitap ediyorum.

Ben stüdyoda müzik çalmakla yetinmedim. Kendimi geliştirdim. İletişim alanında okuyamadım ama alaylı olarak yoluma devam ediyorum. Hayatın her alanında tebliğimi yapmaya çalışıyorum.

Bu arada yüksek okul okurken tanıştığım ve hikâyemizden kesitler verdiğim “annem” ve “babam” hakkında birkaç not daha: Annem, türbanlı bir hanım, namazlı abdestli bir hanım ve tanıştığımızda 28 yaşındaydı. Babam düzenli olarak namaz kılmasa da cumasına giden, orucunu tutan bir bey. Tanıştığımızda 32 yaşındaydı. İkisi de ilkokul mezunu. Ben 22 yaşındaydım o yıllarda.

Bilmediğim bir şehirde bildiğim insanlar vardı artık. Sırtımı dağa yaslamış gibi rahat ve güvendeydim. Ailesinden uzak olan ve tutunacak bir dal arayan genç bir kız için bunun ne demek olduğunu anlatmaya kelimeler yetmez.

Eğer bir gün tutunacak bir dal arayan biriyle karşılaşırsam, samimiyetine ve iyi niyetine inanırsam ödemem gereken ahde vefamı borcumu seve seve ödemeye hazırım.

Şimdi bir gence “anne” olma sırası bende. O, benden doğmasa bile.

 

gumuslale@gmail.com 

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 2522 defa okunmuştur
İnsanlığı öldürmeyelim...
necdet baştoklu
Günümüzde asarı antika olan zor bulunan çok kıymetli insanlığı öldürmeyelim. Yanlış emsal olmamalı. Zerre kadar yaptığımız iyilik ve kötülükten hesaba çekileceğimizi.mükafaat ve ceza göreceğimizi unutmayalım.
25 Aralık 2011 Pazar 21:22
Beğendim (2)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
zor
hülya ekinci
Bu zamanda böyle insanlar kaldı mı diye sormadan geçemiyor insan....Her iyiliğin ardında bile art niyet arar olduk..acaba biz nerede yanlış yaptık...
23 Aralık 2011 Cuma 16:09
Beğendim (1)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
helal olsun
Ramazan Sert
gerçekden sonuna kadar sabırsızlıkla okudum ilkokul mezunu iki insan ufukları ve kalpleri o kadar geniş ve büyükmüş ki böyle hanım bir kızımıza yardım etmişler ve ne güzel ki ömür boyu bu kızımızdan belki öz çocukları kadar dua alacaklar..
23 Aralık 2011 Cuma 11:33
Beğendim (1)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
Muhteşemm bi öykü
Muhammet Ali
Gerçekten günümüz şartlarında gerçekleşmesi zor bi durum. genç bir çiftin, olayı farklı farklı boyutlara taşıyabilecek yetişkin bir genç kız ile bu kadar inançlı, samimi ve içten aile bağları... Göz yaşartıcı... Selam Olsun güzel insanlara...
23 Aralık 2011 Cuma 10:30
Beğendim (2)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri