Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Recep KOÇAK

Öğretmenimle Kırk Beş Yıl Sonra

15.02.2010 13:58

Onu, yirmi yıl önce tanıdım. Bu süre zarfında mecbur kalmadıkça başka kapıyı çalmadım. Kaç yıldan beri diş hekimi olarak hizmet ediyor, bilmiyorum. Yirmi beş otuz yıldır bu meslekte olduğunu tahmin ediyorum.

O bir yandan diş tedavinizi yaparken bir taraftan da kulağınıza hayatın geçeklerini fısıldar. Yıllar önce ondan duyduğum, “Dişlerimiz işlerimize, işlerimiz dişlerimize benziyor” cümlesi mıh gibi duruyor hafızamda.

Bazı hastalarının ağzından, dişlerinin acıklı durumundan bahsederken yüzüne bir hüzün yayılır. Onu üzen bir ağzı, “Mezarlık gibi!” kelimeleriyle özetlemişti. Kasdettiği mezarlık bakımlı, çiçek gibi bir mezarlık değil, “bakımsız” mezbeleye dönmüş bir mezarlıktı.

Hastalarının dişlerini kurtarmak için onlardan daha fazla çaba sarf ettiğine defalarca şahit oldum. Hastaların, “Çekin şu dişimi kurtulayım” ısrarları ona fayda etmez. O, bütün tecrübesini kullanarak bazen saat verir, “şu kadar saat bekleyelim” der, o süre zarfında dayanılmaz bir ağrı sebebiyle dişi çekmek zorunda kalmazsa hastası adına ondan çok sevinir. Mesleği ile ilgili tahminlerinin hep tuttuğuna şahit olmuşumdur. Her diş için çok sevinir. Kurtardığı her diş ona bir zafer sevinci yaşatır desek, abartmış olmayız.

Onu son ziyaretimde, “hikâyelerinden” haberdar oldum. Çok sevindim. Meslek hayatı boyunca bin bir türlü insanla tanışıyor. Olumlu olumsuz çok ciddi tecrübeler kazanıyor. Onca tecrübeden bir kısmının kayda geçiriliyor olması sevindirici idi.

Ondan hikâyelerinden bazılarını bana göndermesini, günışığına çıkarmama izin vermesini istirham ettim.

Sağ olsun kırmadı beni. Bahsettiğim kişi, diş doktoru Abdülkerim Karaağaç. Öğretmeni ile 45 yıl sonra nasıl karşılaştıklarını anlattığı gerçek hikâye çok etkileyici ve öğretici. Anlatılan tam bir iyilik hikâyesi.

İşte hikâyemiz…

Yüzü şişmiş vaziyette yaşlı bir insan geldi muayenehaneme. Gözleri hep beni süzüyordu. Muayene bitince ben reçete yazmak için yan odaya geçtim, o da arkamdan geldi.

-“Doktor bey, bana bir daha bakar mısın, yüzüme lütfen bir daha bakar mısın?” dedi.

Ben zannettim ki, “dişimi bir daha muayene eder misin” demek istiyor.

-“Amcacığım, baktım, muayene ettim, şimdi ilaç yazacağım” dedim.

-“Yok yavrum, muayene et demek istemedim, benim yüzüme, simâma iyice bir daha bak. Ben de sana zaten epeydir bakıyorum. Ben, sanki seni bir yerlerden tanıyorum, evet bana insanlığı hatırlatan sözlerin sahibi o ufacık çocuk sensin. Meleğim benim, nasıl unutabilirim seni, hatırladın mı beni?” dedi.

Pek şaşırmamıştım bu sözlere çünkü gelen binlerce hastadan bazıları, nadir de olsa, beş on kuruşu vermemek için öyle çok hikâyeler uydururlar ki, “işte onlardan biri daha” dedim içimden.

-“Hatırladın mı canım, benim güzel yavrum? Kar yağmıştı Yeşilhisar’a, öyle yağmıştı ki, sen yürürken beline kadar gömülüyordun. Havdıra dağı, Topalömer’in dağı, hele Erciyes daha bir heybetli görünüyordu. O gün ayrıca fırtına çıkmıştı birkaç saatlik. Karları alıp bir yerlerden başka bir yerlere üfürüyordu. O karda senin ayakkabıların yoktu, okula öyle gelip gidiyordun. Sınıfımda 6 öğrencim vardı ayakkabısı olmayan. Sonra onların 5’i ayakkabıya kavuşmuş, ayakkabısız bir tek sen kalmıştın Abdülkerim’im, canım.”

Ben bir anda şaşkına dönmüştüm. 45 yıl aradan sonra bazen hatırlayıp kendisine dua ettiğim Kuddusi öğretmenim karşımdaydı. Aklımın ucundan geçmezdi onu böyle karşımda bulacağım. Onu her hatırlayışımda, “Acaba nerede, belki de çoktan ölmüştür kim bilir” diye düşünürdüm. Hiç unutabilir miyim böylesi merhamet ve şefkat abidesi güzel öğretmenimi?

Onu da lüzumsuz hikâyeler uyduran bazıları ile karıştırmam beni çok üzdü. Neden hep kötüye yorumluyordum, neden her gelene “Bu da onlardan biridir mutlaka” mantığı ile bakıyordum. Beni böyle düşünmeye iten sebepler gözümün önünden geçti. Ben de çok iyi niyetliydim, bu iyi niyetimin faturasını çok pahalıya ödemiştim. Çok aldanmış, hatta bazen “Ya Rabbi yarattığın bu kadar insan içinde bir tane iyisi çıkmayacak mı ey güzel Allah’ım” diye Rabbimle dertleşmiştim. Kuddusi öğretmenime de ilk etapta öyle bakmam normaldi. 

O anlatmaya devam ederken dayanamayıp, “Canım öğretmenim sizsiniz haa” deyip, bekleme salonunda bekleyenlerin önünde, gözlerimden yaşlar akarak, 5-6 yaşlarındaki bir çocuk gibi öyle sarıldım ki, bırakmak istemiyordum. O beni, ben onu sanki hiç bırakmamak üzere kucaklamış, öyle sıkı sarılmıştık ki birbirimize, ayrılmak istemiyorduk.

Sonra benim odama geçtik. Bekleyen hastalarımdan yarım saat müsaade istedim, onlar da gördükleri tablo karşısında seve seve kabullendiler, Allah (c.c.) razı olsun.

O karlı, fırtınalı günü benim gibi hiç unutmamış ve O, en ince teferruatına kadar hatırlıyormuş meğer. Hatırımda kalan sadece o soğuk günde öğretmenimin bana bir ayakkabı alarak beni sevindirmesi idi. O zor günü yeniden anlattı.

-“Sınıfa girdim. Yine her zamanki gibi selamlaştık. Bizim meslekte oturmak yok bilirsin, hakkını vermelisin aldığın paranın. Dersi ayakta anlattım, gözüm hep sendeydi, beni dinledin. Mâsum bir vaziyetin vardı. Dersi tekrar anlatman için seni tahtaya kaldırdım. Bu sefer her zamankinden farklıydın. “Kalkmak istemiyorum”  dedin. Buna inanamadım küçüğüm! Sinirlendim, tekrar söyledim adını, “Tahtaya kalk!” Gözlerin doldu ama kalkmadın. Ne acı ki, gururuma yenildim. Her şeyi anladığını zanneden bir öğretmen bilirdim kendimi. Yokluktan üşüyen onurunu anlayamadım, hissedemedim. Kalktın, evet kalktın; gözlerinden düşen damlalarla yanıma geldin, gözlerime baktın. Israr etmesem konuşmayacaktın, biliyorum. Usulca yaklaştın, kulağıma fısıldadın. Hâlâ kulaklarımda o sözün: “Öğretmenim! Ayakkabım yok, tırnaklarım taşlara çarpmaktan kanlar içinde, üstelik ayağım da çok kirli, görüyorsunuz. Bu vaziyetimi arkadaşlarımın görmesinden utanıyorum, o yüzden kalkmak istemedim…”  Bilir misin kurşun insanı bir sefer öldürür, ben o an binlerce kez öldüm.

Bütün arkadaşların baktı sana, sen o kadar onurluyken. Herkes gördü senin kanayan çıplak ayaklarını.

Kaynayan bir aşın varsa evde, 3-5 kuruş paran da varsa cebinde, kralı oluyorsun dünyanın. Gözlerine perde iniyor ansızın, gözlerin ya görmüyor fakirin halini, ya da görmek istemiyor insanlıktan bîhaber yüreğin.

Sen yine oturdun usulca yerine. Kolay mı ders anlatmak, o küçücük ayaklar kan revan içindeyken, donmuşken? O yalan bilmeyen dilin, yoksulluğa bel bükerken, ne kadar dinleyebilirdin anlattıklarımı, bunca emsal çocukların arasında ezik düşmüşken?

Teneffüste herkes dışarı çıktı. Kalmanı istedim, ağlıyordun. Öyle ağlıyordun ki, ancak nehirler dile gelirdi gözyaşlarında. Sarıldın sıkıca, biliyor musun, biraz evvel sarıldığın gibi? Bir daha hiç kimse sarılmadı bana. Bakıştık birbirimize, babayla oğul gibi. Sonra ağlayışımıza güldük. Cebimden para çıkarıp sana uzattım. Yeni bir ayakkabı al diye, öyle onurluydun ki almadın. Sonra bir hikâye anlattım, inandın bana. Söz veriyorum öğretmenim!” diyerek parayı aldın.

Biliyor musun ben o gece hiç uyumadım. Defalarca sorguladım kendimi. Koluma çantayı takıp okul bahçesinde tur atmanın öğretmenlik olmadığını o gün anladım. Sıcacık evimin odasında şiirler, hikâyeler yazarken, öğretmenliğin tahta başında kalmadığını seninle öğrendim güzel çocuk. Ben hayatı yeniden seninle keşfettim.

Ertesi gün Cuma idi, hayatımda daha da büyük şoku o gün yaşadım. Gülümseyerek öğretmenler odasına girdin, beni çağırdın. Kısık bir sesle, Öğretmenim gelebilir misiniz? Gözlerindeki o parıltı var ya, sanki yeniden doğdum o ışıltınla. Ayakkabılarını gösterdin bana, ümitlerin kadar parlaktı ayakkabıların. Giderken elime bir miktar para tutuşturdun. “Bu ne?” dedim. Yeşilhisar’da Cuma günleri pazardı ve sen, pahalı olmaması için ayakkabılarını pazardan aldığını söyledin. Artan parayı da bana getirmiştin. Sen ne asildin güzel çocuk, sen ne asildin. Kim öğretmişti sana bu kadar asil olmayı, dik durmayı? Ben mi öğretmendim, yoksa bana insanlığı öğreten sen mi? “Ayakkabı almışın ama gördüm ki çorapların da yok, haydi ona da çorap alırsın güzelim!” dedim.

Aradan 45 yıl geçmiş, seninle büyüdüm, olgunlaştım, yenilendim. Kim bilir şimdi o hangi yıldızlar ülkesindedir? Hâlâ o minik ellerini, gecenin soğuğunu kimlerle paylaştığını, yarım ekmeğini kimlerle bölüştüğünü düşünüp durmaktaydım. Allah (c.c.) bizi tekrar burada buluşturdu.

Anladım ki, kitaplardan öğrenilmiyor her şey. Sana binlerce teşekkür; bana içtenliği, onuru, paylaşmayı, her şeye rağmen dürüst ve ayakta kalmayı, kısaca insan olmayı öğretmiştin KARA GÖZLÜ MELEK…”

Tekrar ikimiz de ağlıyorduk. Göz göze geldik gülümsemeye başladık. “Öğretmenim, benim sizden ayakkabı parasını almamı sağlayan, anlattığınız hikâyeyi siz de hatırlıyorsunuz. O zaman, bana o hikâyenin gereğini yerine getirmem için bu fırsatı veren Rabbimiz’e hamdü senalar ediyorum. Beni o günlerde kardan, kıştan koruyacak ayakkabılarım yokken, siz bana ayakkabı, çorap aldınız. Sizin de ağzınızda ihtiyacınız olan besinleri parçalayıp midenize gönderecek hiç dişiniz yok. Siz de müsaade ederseniz, bugün sıra bende” dedim.

Beraberce gülümsedik, gülümsedik…                         

gumuslale@gmail.com

 

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 2830 defa okunmuştur
öğretmen
Ekrem Aytar
İşte hayat böyle bir şey. Bir varmış, bir yokmuş. Baki lkalan bu kubbede, şairin dediği gbi adece hoş bir sedaymış. Recep abi,; bu yazıların birikerek bir kitaba dönüşmesi en sanırım daha verimli olacaktır. Kal sağlıcakla.
16 Şubat 2010 Salı 09:04
Beğendim (0)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
Vicdanlı Olan
Abdullah Hepözleyen
Vicdanlı olan herkes ağlar bu hikayeye. Recep Bey bu tür yazılarınızın devamını bekliyoruz. Sizde eminim çok daha vardır bunlardan.
15 Şubat 2010 Pazartesi 16:56
Beğendim (0)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri