Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Recep KOÇAK

Ölüm Yürüyüşü

09.11.2010 00:49

Deniz Feneri gönüllülerinden Emir Cengiz enerjik, cevval ve renkli bir kişilik. Derneğin faaliyetlerine destek vermek, yardım çalışmalarına nezaret etmek ve ihtiyaç sahibi bir insanın mutlu edildiği âna şahitlik etmek üzere gittiği ülkelerle ilgili olarak anlatacağı çok şey var onun.

Türkiye dışında “iyilik yolunda” yaptığı güzel yolculukların, edindiği tecrübelerin onun hafızasından çıkartılıp insanlığın ortak hafızasına aktarılması gerektiğini düşünüyorum.

Bir solukta okuyacağınız yazıların devamı geldikçe onu bu sütunda misafir etmeye devam edeceğim. Bir gün onun, kendi köşesinden izlenim ve hatıralarını doğrudan paylaşacağı günleri de görmeyi ümit ve temenni ediyorum.

Gelin, Emir Cengiz’in “iyilik yolculukları”ndan birine biz de katılalım:

 

“ÖLÜM YÜRÜYÜŞÜ

Eşim ve kızımla gittiğimiz Bosna tatilinde mihmandarımız Bosna Savaşı'na gönüllü olarak gelip 3 yıl savaşmış biri olunca, seyahat güzergâhımız da zaman zaman farklı bir rota izledi...
 
Enes bizi bir hafta boyunca Travnik, Vişegrad, Saraybosna, Mostar, Srebrenitza'da yaptığımız geziler sırasında  savaş zamanında olup bitenler konusunda da epey bilgilendirdi.
 
Saraybosna ve Mostar'da hala kurşunlarla delik deşik olmuş  binaları görebilmek mümkün..
 
Savaş bittikten 12 yıl sonra gitmiş olmamıza rağmen o dönemin izlerini görmek insanı şaşırtıyor.
 
Hiç şüphe yok ki bütün bu seyahat içinde savaş öncesinde kendi halinde küçük bir kasaba olan Srebrenitza'da, savaş sırasında yaşanmış olan vahşetin izlerini, katliamda ölenlerin anısına yapılmış olan Srebrenitza mezarlığında çok çarpıcı bir şekilde  görüyorsunuz.
 
Küçük bir kasabaya kıyasla devasa bir anıt mezarlık insana o sırada bütün olup bitenleri en güzel şekilde anlatıyor.
 
Tabii ki mezar taşlarının dile getirdikleri de. Doğum tarihlerine baktığımda küçücük çocukları da görebiliyorum, çok yaşlı ihtiyarları da.
 
Enes  o dönemde yaşananları anlatırken, General Ratko Miladiç'in katliam sonrası, “Türkler'den ve Müslümanlardan intikamımızı aldık” sözü kulaklarımda çınlıyor. 
Boşnakları Türk gibi mi görüyor yoksa Kosova Savaşına mı atıfta bulunuyor anlamıyorum. Çünkü Boşnaklar zaten Türk değil. Aynı dili konuşan farklı dinlere mensubiyetlerinden dolayı Boşnak, Hırvat ve Sırp isimlerini almışlar.

Anlaşılan o ki Sırplar, Müslüman kimliklerinden dolayı bütün Boşnakları Türk olarak görüyor.
 
Enes her yıl 7-11 Temmuz tarihleri arasında katliamın yıl dönümünde 110 km’lik bir yürüyüş yapıldığından bahsediyor.
 
O dönemde oradan ölmemek için kaçan Boşnakların kaçış istikameti Tuzla'da  başlayan ve Srebrenitza'da biten toplam 110 km'lik bir yol.
 
Bu yola ölüm yolu diyorlarmış, çünkü o dönemde bu yolculuğu yapanların büyük çoğunluğu yollarda katledilmiş.
 
Yürüyüş o günün anısına tam ters istikametten yapılıyor. Bittiği yerde başlıyor, başladığı yerde bitiyor.
 
Dünyanın dört bir yanından insanların geldiğinden bahsediyor. “İngiliz, Alman, Hollandalı, Avustralyalı” diyor. Şaşırıyorum.
 
Ona, bu yürüyüşe bir kere katılacağım sözünü verip Saraybosna'dan  ayrılıyorum.
 
2 yıl sonra Mayıs ayında aradığımda çok şaşırıyor.
 
Marş Mira yürüyüşüne katılmak için kızımla birlikte Saraybosna havaalanına vardığımızda Bosna’yı tekrar göreceğim için çok mutluydum.
 
3 günde 110 km'lik yürüyüşü hayalimde canlandırdığımda önemli bir detayı unutmuştum. Bu insanlar patika yollardan, dağlardan derelerden tepelerden kaçmışlardı.
 
40 km'lik yol için  evden işyeri kadardır yürürüz bir şey olmaz demiştim. Yolculuğun büyük çoğunluğu tırmanma, sonra bir daha tırmanma tırmandığın kadar inme ve maalesef tekrar tırmanma şeklinde geçiyordu.
 
Yürüyüş başladığında 4000 kişilik bir kalabalıkla yola çıktık. Çoğunluğu Boşnak gençlerden oluşan kalabalığa, İsveç’ten, Hollanda’dan, Amerika’dan, İspanya’dan gelen gruplar eşlik ediyordu.
 
Çoğu kimsede şöyle bir dar kafalılık var. İnsani hassasiyetlere sahip olabilmek için ancak dindar olmak ya da Müslüman olmak gerekir diye düşünüyoruz. 60 yaşında bir Hollandalıya şüphe içinde bu önyargılarla (Belki de Boşnakları Sırplara teslim edenlerin Hollandalı olmasından kaynaklanan duygusal bir önyargı.) yaklaşıp laf arasında yürüyüşe niye katıldığını soruyorum. O da çok hızlı konuşuyor anlayabildiğim kadarıyla bir sivil toplum örgütünde çalıştığından bahsediyor. Sonra bana ne iş yaptığımı sorduğunda inşaat satış işi diyorum. Srebrenitza bakir bir yer çok fazla da fırsat var değil mi diyor bana. Ne büyük bir hata yaptığımı o anda anlıyorum.
 
Bu trajik olayda hep aklıma gelenlerden bir tanesi de Birleşmiş Milletler adına görev yapan  Hollandalı askerlerin önce Boşnaklardan silahlarını alıp sonra onları  koruma görevleri varken, rehin alınan bir avuç Hollandalı asker ile  13000 Boşnağı  nasıl takas edebildiklerini düşünmüşümdür. Ben olsaydım ne yapardım? Ya da insan olan ne yapmalıdır böyle bir durumda? Yahut görev süreleri bittikten sonra şu anda nerede ne yapıyorlar? Sonra öğrendiğime göre büyük çoğunluğu psikolojik tedavi görüyormuş. Vicdan azabı dediğimiz şey böyle bir şey olsa gerek. Eğer seri katil ya da psikopat beyin yapısına sahip biri değilsen yaptığın bir hata ömür boyu karabasan gibi gırtlağına çöreklenip cehennem azabını bu dünyada yaşamana neden olabiliyor. 
Yürüyüşe katılan İspanyollar da var. Birisi savaş sırasında burada olan bir gazeteci. Bazı yıllarda gelip bu yürüyüşe katılıyormuş.
4000 kişinin içinde Türkiyeli  olarak sadece  Saraybosna'da öğrenci olan 8-10 kişilik bir öğrenci grubu vardı.


Tabii ki bu tip olayların vazgeçilmez adamı Bahattin Yıldız da orada. Kısa bir süre önce Kısa bir süre önce Afganistan'da uçak kazasında şehit olan Bahattin Ağabey'le bu yürüyüşte tanıştım. Kafasında bir takke, eski püskü elbiselerle elinde taşıdığı naylon poşetin içine koyduğu bir kaç parça yiyecek ve su ile modern zaman Ebuzer Gıfarisi gibi görünüyordu. Zaten öyle görünmek istediği için öyle giyinmişti. O sırada ona bu dünyanın ağır geldiğini hissetmiştim. Yani bu dünyanın ya da bu zamanın adamı değildi o. Ölüm haberini duyduğumda da, “Azap çekmekten kurtulmuş, Allah rahmet eylesin” demiştim.
Zaman zaman grup içinde Türkiyeli olduğumuzu duyan Türkiye'de Kara Harp Okulunda öğrencilik yapmış Boşnak subaylarla sohbet ediyoruz.
Saraybosna'da öğretim görevliliği yapan Türk öğretim görevlisi ve öğrencileri, İspanyol bir gazeteci, Macaristan televizyonu, bazı Avrupa kanalları, İspanya Katalonya özerk bölgesinden gelen bazı milliyetçi gruplar, Hırvat radikal partisinin mensubu, Türkiye’de Kara Harp okulunu bitirmiş Boşnak subaylar, İsveç’ten gelmiş sivil toplum kuruluşlarının mensupları o gün yürüyüşe katılan gruplardan bazılarıydı.
Bosna’nın, yeşilin her tonuna hakim olan muhteşem doğasının içinde dar patika yollarda 4000 kişinin oluşturduğu muhteşem görüntü görülmeye değerdi.
Temmuz ayı olduğu için yağmur yağacağı hele o kadar şiddetli ve uzun süren bir yağmur olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sadece 2 tane günlük giyilip atılan yağmurluklardan
almıştım yanıma. Birini kızıma diğerini de kendime aldım. Kızım 5 dakika sonra yağmurluğu parçaladığını söyleyince benimkini ona verdim. 5 saat boyunca bardaktan boşanırcasına yağan yağmurda sırılsıklam oldum.
İlk gün 40 km'lik bir yürüyüşün ardından Enes'in bizim için kurdurduğu çadırda yatacaktık.
4000 kişi Bosna ordusunun kurduğu askeri çadırlarda geceyi geçirecekti. Ertesi gün 30 km, daha sonraki gün de bir 30 km ile yolculuk Srebrenitza'da son bulacaktı.
Çadırın içine girdiğimde hastanelik olmuş gibiydim beraber yürüdüğüm Enes sanki hiç yol yürümemiş gibi görünüyordu. Adamda hiç bir yorgunluk emaresi yoktu.
Kızım da ben de bitmiştik.
Enes bizi çadırda yatırmaktan vazgeçmiş geceyi civardaki köylerde yaşayan ve ona yardımcı olan Ramazan adındaki bir Boşnağın evinde geçirebileceğimizi söylediğinde sırılsıklam olmuş ayakkabılarımı kurutabileceğimi düşünerek mutluluktan havalara uçmuştum.
İlk günü kazasız belasız kızım ve ben yorgun argın tamamlamıştık. Bize ağır gelen bu 40 km'yi birçok Boşnak o dönemde ölüm korkusuyla titreyerek aç susuz tamamlamıştı.
Bir kısmı ise zaman zaman mola yerlerinde  bize anlatıldığına göre yakalanmış bazı evlere kapatılmış, binalar ateşe verilerek canlı canlı yakılarak ya da kurşuna dizilerek öldürülmüşlerdi.
Katliamdan sonra birçoğunun cesetleri parçalara ayrılmış her ceset karışık olacak şekilde ülkenin dört bir yanına farklı noktalara gömülmüştü.
Yani bir kişinin kolu ülkenin bir yanında diğer bacağı farklı bir yerde bulunuyordu.
Toplu mezarlardan çıkartılan cesetler DNA veri tabanıyla eşleştiriliyor, her yıl 300 ya da 500 kişinin kimlikleri belirleniyor ve katliamın yıl dönümünde cenaze töreninde defnediliyordu.
Yani yakınlarını kaybeden Boşnaklar her yıl bu acıyı yaşamaya devam ediyorlardı.


Geceyi, "Ölüm Yolunu" savaş zamanında yürümüş ve o badireyi sağ salim atlatmış Ramazan adında bir Boşnak'ın  evinde geçiriyoruz. Ramazan bize büyük bir minnettarlıkla davranıyor. Kızıma ve bana büyük bir sempatiyle baktığını hissediyorum. 
“Bu adam biraz hanım evladı gibi görünüyordu bu yürüyüşü tamamlayamaz diye düşündüm ama yanılmışım” diye espri yapıyor.
Enes 3 yıl savaşmış biri olmasına rağmen ve o kadar birlikteliğimiz boyunca onu sürekli sıkıştırdığım halde parça parça bir kaç hatıra dışında ondan elle tutulur bir şeyler  dinleyebilme imkânım olmadı. 
 
Savaşı anlatırken sıkıldığını ve gerildiğini hissediyorum. Parça parça anlattığı bir kaç küçük hatırayı anlattıktan sonra en kötü barışın en iyi savaştan daha iyi olduğunu söylüyor.
 
Aliya İzzetbegoviç de aynı şeyi düşünmüş olacak ki Dayton anlaşması gibi ağır şartlar içeren bir anlaşmayı imzalamak zorunda kalmıştı.

Hayatını anlatan bir belgeselde, “Önümde iki seçenek vardı” diyordu. “Birincisi böylesine ağır şartlar içeren ve adeta aşağılandığımızı hissettiren bir anlaşmayı imzalamak ama daha kötüsü ülkeme savaşa devam ediyoruz diyerek dönmek.”
 
Bosna'da savaş bitmiş olmasına rağmen gerginlik hala devam ediyor. Enes "İnat Evi" diye bir evden bahsediyor. Savaş sırasında evini terk eden bir Boşnak kadının evini yıkıp yerine kilise yapmışlar.
 
İhtiyar kadın dava açmış dediğine göre dava hala devam ediyormuş. Kadına vaz geçmesi için 1 000 000 Euro teklif etmişler ama O kilisenin yıkılıp evinin ona iade edilmesini istiyormuş.
 
Yol boyunca küçücük camilerin dev minareleri gözüme çarpıyor. Minarelerle hemen karşısına inşa edilmiş kiliselerin devasa çan kuleleri birbiriyle boy yarışına girişmişler. 
 
Boşnaklar Sırpların dükkânlarından alış veriş yapmamaya özellikle dikkat ediyorlar. Sırplar da aynı şekilde davranıyorlar.
 
Hırvatlar tarafından savaş sırasında yerle bir edilen Mostar şehrinin restore edilmiş olması insanı mutlu ediyor. Orda da Avrupa'nın en büyük Çan Kulesine sahip kilisesini ve şehrin tam tepesine dikilmiş devasa boyuttaki haç işaretini görüyorsunuz.
 
Yani rekabet ya da inatlaşma yahut  psikolojik savaş bir yandan devam ediyor. Şehri yerle bir ettik birçoğunuzu da katlettik ama pişman değiliz mi demek istiyorlar acaba?
 
Enes’e soruyorum bu Sırplar Türklere, Boşnaklar da Ruslara benziyor diyorum. “Sırpların Türklere benzemesi normaldir çünkü onlar Osmanlı'nın çocukları” diyor. Yani her fırsatta mizah yoluyla da olsa nefret bir şekilde gündeme geliyor.
 
Ramazan, Sırplar'dan nefretle bahsediyor. “Bir Sırp savaş bitince çukur kazar, en alta silahını, onun üstüne altınları onun üstüne de paraları yığar. Önce parayı harcamaya başlar, para bitince sıra altınlara gelir, altınlar da bitince silahını tekrar kuşanır ve savaşmaya devam eder” diyor.
 
Saraybosna'ya dönerken yolda bir benzin istasyonunda ihtiyaç molası vermek  istiyorum. Ramazan'ın sürekli benzin istasyonlarını atladığını fark ediyorum.
Sırp oldukları için atlıyormuş. Bunu anlayınca bir tanesine zorla sokuyorum onu ihtiyaç molası vermek için. Üzerimde Srebrenitza  tişörtü  olduğunu unutarak tabii ki. İçeri girer girmez Sırp gencin tepesinin attığını, acaip şekilde sinirlendiğini ve nefretle bana baktığını şaşırarak görüyorum.
 
Bosna'da savaşın izleri hala devam ediyor. Saraybosna'da hediyelik eşya almak için girdiğim bir dükkândaki kişi üzerimdeki tişörtü görünce o günleri hatırlayıp ağlamaya başladı.

Sonraki iki gün boyunca yürüyüş devam etti ve son olarak yüzlerce yeni cenazenin geldiği Srebrenitza’daki anıt mezara vardık.
 
Yeni tabutların yemyeşil örtüleriyle  birlikte, vefat edenlerin yakınlarının  mahzun bakışları ve gözyaşlarıyla defnedildiğini görüyorum.
 
Enes, yaşlı bir adamla sohbete dalıyor adamın çocuğunun cesedi yeni bulunmuş, neredeyse savaştan 15 yıl sonra. Konuşurken ihtiyar adamın çenesinin titrediğini görüyorum.
 
Cenaze töreninin ardından tekrar dönüş yoluna çıkıyoruz. Ramazan, Enes, ben ve kızım Saraybosna'ya doğru, bir daha böyle bir acının tekrarlanmamasını umut ederek, yola revan oluyoruz…”

 

gumuslale@gmail.com

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 3590 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri