Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Selma ÖZTÜRK

Ölüleri Ve Dirileri Ziyaret Etmek

14 Mayıs 2011 Cumartesi

 

Ölüleri Ve Dirileri Ziyaret Etmek

 

Avrupa’da doğup büyüyen nesil olarak Türkiye’yi ekseriyet (veya sırf) yaz aylarında sıçak mevsimdeki tatillerden tanırız. Bu bir kaç haftalık yaz tatillerinden ziyade Türkiye’yi, Anadolu’yu pek bilmeyiz. Dolayısıyla dört mevsimi oralarda hiç yaşamamışız, yani ne ilkbaharını biliriz, ne de sonbaharını. Ne kışını gördük, ne de karını...

 

Tatilde gittiğimiz yerler ise genelde memleketlerimiz ve akrabalarımızın yaşadığı mekanlardır. Küçüklüğümden beri her izin seyahatımızda mutlaka ve mutlaka memleketimizdeki yakın akrabalarımızı, köylerimizdeki velilerimizin ahbab bildiği ve bizim akraba bilmemiz gereken insanlara ziyarette bulunurduk. Tanıdıklarımızla tanışıklığımızı tazeler, tanımadıklarımızla “tazece” tanışırdık. Bu babamın Peygamber Efendimizin (s.a.v.) sünnetini uygulama yöntemiydi.

 

Akraba ziyaretlerinden ziyade -yani dirilerin ziyaretinden ziyade- tatil programımızın bir parçasıda kabristan (mezarlık) ziyaretlerinden ibaret olurdu. Babam bizleri ahirete intikal eden (göçeden) yakınlarımızın mezarlarına (o zamanlar bunlar sırf babaannem ve dedem idi) götürür ve orada onlara en azından bir Fatiha okumamızı isterdi. Böyle öğrendik ve böyle yetiştiğimiz için de bunu alışkanlık haline getirdik. Bu alışkanlık böyle devam etti. Binaenaleyh her memleket ziyaretimde bütün merhumların kabirlerini ziyaret etmeye özen gösteririm ve orada onların ruhuna en azından bir Fatiha, bir de Mulk Suresini okumayı kendime ve ecdadıma karşı aziz ve şerefli bir borç bilirim.

 

Bu hususta bir Peygamber kavlininde mevcut olduğunu unutmayalım. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bizlere kabirleri ziyaret etmemizi tavsiye ediyor. Çünkü insan hatırladığını ziyaret eder. Ziyaret ettiğinide hatırlar. Bu mevti (ölümle ilgili) olan meseleyi hayati bir mesele bilelim ve Nebi nasihatını hafife almayalım.

 

Avrupa’da yaşayan müslümanlar olarak ezan sesinden mahrum olduğumuz gibi, müslüman mezarlıklarından da uzağız. Bu yüzden de kabristan ziyareti geleneğimiz yok. Avrupa’da bazı kentlerde müslüman mezarlıkları bulunsa da, bu her kent için geçerli değildir. Kabristan ziyareti nimetinden gayri-müslim ülkelerde istifade edemediğimiz için, bari izine gittiğimizde bu fırsatı değerlendirelim ve nasıl ki izin sonrası yaşadığımız ülkelere döneceğimizi bildiğimiz gibi, kabirleri gördüğümüzde ‘Inna ileyhi raciun’ inancıyla geldiğimiz toprağada döneceğimizi yad edelim (hatırlıyalım). Mezarlıkları tefekkür etmek için bir vesile bilelim.


Dinimizin her saf ve alanında olduğu gibi kabristan ziyaretleri hakkında da adaplar ve kurallar vardır. Mesela mezarlıklara abdestli bir halde ayak basmak, o kutsal mekanlarda yüksek sesle konuşmamak ve gülmemek gibi Adab-ı Muaşeret içeren hal ve hareketler bunlardan bazılarıdır. Rahmetli amcam bizlere kabristan adaplarını öğrettiğini hatırlıyorum. Mezarlığa o abdestli ayaklarımızla girdiğimizde, zarif bir seda ile ‘Esselamu aleykum ya Ehli-Kabir!’ derdi. İlk çapta çok taaccup etmiştim (şaşırmıştım) ve kendisine bunun hikmetini sormuştum. ‘Bedenler cürüsede, ruhlar cürümez kızım. Biz onları işitmesekte, onlar bizi işitir.’ derdi rahmetlik amcam zamanında. Şimdi ise oda kabir ehline katıldı, onlara karıştı ve bizlerden, yani kalanlardan bir Fatiha bekleyenler zümresinden oldu... Aynı şekilde yarın bir gün bizlerde dünyamızı değiştiğimizde geride bıraktıklarımızdan o Fatiha’yı bekliyeceğimiz gibi.

 

Akraba ziyaretleri, kabristan ziyaretleri vs. Bunlar sağlıklı bir toplum için önem taşıyan değerlerdir. Bu tür değerler ve kıymetler yaşamalı ve yaşatılmalıdır. Onlar nesillere aktarılması gerek, nesillerde yaşatılıp, sürdürülmesi gereken unsurlardır. Yaşayanlar olarak onları yaşatmalıyız ki, yaşamadığımızda yaşayanlardan aynı şeyi bekleme hakkına sahip olalım. Aksi taktirde bunu başkalarından, yani gelecek nesillerden bekleme hakkımız yok.

 

Bunlar önemsiz şeyler değildir efendim. Bilakis! Bu ‘değerli’ değerleri ta küçük yaşlarda, genç yaşlarda evlatlarımıza öğretmek mecburiyetindeyiz. Dini eğitim çocuk yaşta, tıfıl ve ham halde başlar. Dini eğitim doğum müteakibinde (sonrasında) sağ kulağa okunan ezan ile başlar, minarelerden seslenen sela sesiyle sona erer. Sona erer, ama sona ermek için değil. Sonsuzluğa ‘Merhaba’ demek için...

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 4180 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri