Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Taha KIVANÇ

Aslında bana ne

24 Şubat 2010 Çarşamba

Acaba 27 Mayıs (1960) darbesini yapan kadrodan hâlâ hayatta olan kaç kişi vardır? Ya 12 Mart (1971) ve 12 Eylül (1980) kadrosundan? Sorumun sebebi şu: Askeri darbelere bulaşmış olsaydım, CHP lideri Deniz Baykal'ın partisinin grup toplantısında dün yaptığı konuşmadan sonra, "Beni ne zaman gözaltına alacaklar?" endişesiyle uykularım kaçardı.

Grup toplantılarında yaptığı konuşmalarda kimi işaret ettiyse CHP lideri, Ergenekon savcıları, gözlerini kırpmadan o kişiler aleyhine harekete geçiyorlar da ondan...

Son grup konuşmasında, Baykal, Ergenekon davasından tutuklu yargılanan bir 'gazeteci'nin adını anarak şu soruyu sormuştu: "Darbeci askerlerle görüşüp onlardan aldıklarını yazdığı için o gazeteci hapiste de, darbe yapmayı planlayan askerler neden serbest?"

Muhakeme tarzını doğru bulmuş olmalılar ki, tutuklu gazetecinin de aralarında bulunduğu pek çok kişi, aylardan beri "Neden?" diye aynı soruyu yönelttikleri halde onları hiç umursamayan savcılar, CHP liderinin sorusunu ciddiye aldılar. Muvazzaf ve emekli 50 kadar subayın 'Balyoz darbe planı' yüzünden gözaltına alınmasını Deniz Baykal'ın çağrısına bağlıyorum ben...

İşin, 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül darbelerini yapmış, 28 Şubat (1997) sürecinde görev üstlenmiş subayların tutuklanmasına kadar varabileceğini de bu yüzden düşünüyorum. Dün partisi grubunda yaptığı konuşmada, Deniz Baykal, "Darbe planladığı iddiasıyla bir takım subaylar tutuklanıyor da, geçmişte fiilen darbe yapmış olanlara neden dokunulmuyor?" diye sordu çünkü...

Bu çıkıştan sonra savcılar 27 Mayıs'tan günümüze kadar gerçekleşmiş askeri darbeler ve müdahalelere isimleri karışmış subaylardan sağ olanların isimlerini tespit etmeye başlamışlardır...

Deniz Bey savcılar üzerindeki bu etkisinin farkında değil sanıyorum; farkında olsaydı Meclis çatısı altında yaptığı konuşmasının önemli bir bölümünü 'Ergenekon savcıları' ile ilgili eleştirel görüşlerini kamuoyuna iletmek için ayırmazdı herhalde... Siyasetçinin karşıtı yine siyasetçidir; Deniz Baykal bir siyasetçi olarak hem bu kuralı bilir, hem de hukuk fakültesi mezunu olarak yargı mensuplarının söylem ve eylemlerinde 'bağımsız' davrandıklarını bilir...

Grup konuşmasının önemli bir bölümünü "Yargı bağımsız kalmalı" görüşünü savunmaya ayırdığı halde, sıra Ergenekon davası savcılarına geldiğinde, CHP lideri Baykal, 'bağımsız davranmayı' onlara çok gördüğünü hemen belli etti.

Yalnız eski darbecileri endişelendirmedi Deniz Baykal dünkü konuşmasıyla, TRT-3'ten izlediğim konuşma biter bitmez uzandığım bir Ak Parti büyüğünü de dehşete düşürdüğünü fark ettim. "Yoksa bizim partide CHP liderine malzeme üreten bir merkez mi var?" diye sormasından o Ak Partili'nin kapıldığı dehşet hissini aldım.

Daha önceleri bu kadar gerekmiyordu, ancak son gelişme artık herkesin bütün gücüyle karşı tarafı geriletme ihtiyacı duyduğu, bunun için de kullanabileceği ne kadar koz varsa hepsini teker teker cepheye süreceği bir noktaya getirdi Türkiye'yi... Eskiler bu durumu "Ya ol, ya öl" veya "Ya herru, ya merru" gibi deyimlerle ifade ederlerdi. 'Pata durumu' olmayan, taraflardan birinin karşı tarafı yok etmeyi kafaya koyduğu hissi alınan, bu sebeple öteki tarafın da ölümüne bilendiği türden bir kavga bu... Ya karşı tarafı yok edeceksin, ya kendin yok olacaksın...

CHP lideri Baykal'ın konuşması Ak Parti büyüğüne bu hissi vermişti ve tedirginliği kendilerinin böyle bir savaş için hazırlıkları bulunmadığından kaynaklanmaktaydı. "Karşı taraf bütün gücüyle içimizdeki zayıf halkaların üzerine gidecektir, daha şimdiden bel veren direkler var bizde" dedi ve ekledi: "Biz işin bu noktaya varacağını hesap etmemiştik..."

Ak Parti'nin kurumsal zekâsı da, yöneticilerinin beyinleri de böyle bir durumdan çıkış için yeterlidir, Başbakan Tayyip Erdoğan partisinin dışından gelen siyasi tavsiyelere de müsamaha etmiyor zaten; bu yüzden akıl vermeye kalkışmayacağım. Şu anda gelinen noktanın partilerinin kader çizgisinde hayli önemli olduğunu ve bugüne kadar kurdukları bütün dengelerin bir yanlış adımla yıkılabileceğini görmüyor olamazlar zaten...

Cumhurbaşkanlığına seçildikten sonra partisinin başına Mesut Yılmaz'ı getirmeyince başlayan ikbal kavgası, karşı tarafın basit bir hamlesiyle, Turgut Özal'ın sırtını yere değdirmişti: Mesut Yılmaz Semra Hanım'ı ANAP İstanbul il başkanlığına aday göstererek Turgut Bey'in elini kolunu bağladı.

Bu yazı toplam 1518 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri