Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Taha KIVANÇ

Bir davetten notlar

18 Mart 2009 Çarşamba
Bohem, Rokoko ve Klasik dönem unsurlarını birarada içerdiğinden Dolmabahçe Sarayı'nı 'piç mimari' sayan vardır; öyle de olsa gerçek değişmiyor: Türkiye'nin en büyük sarayıdır Dolmabahçe... Büyük borçlar alınarak inşa edildiğini biliyorum elbette ve üzülüyorum, fakat bu durum mekânın iç ve dış görkemini hissetmemi engellemiyor.

Önceki akşam Dünya Su Zirvesi vesilesiyle Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından verilen davete gittiğimde, yanına yaklaşana kadar, Dolmabahçe Sarayı'nın dış cephesini santim santim gözden geçirdim. Kim becermişse becermiş, birkaç yıl öncesine kadar zifte dönmüş halde duran cephe taşları asli rengini kazanmış... İçeriye girdim, her yer pırıl pırıl...

“Özel mekânların restorasyon işlerinde uzman yerli hocalarımız var artık” dedi bilebilecek konumdaki biri; sarayı elden geçirme işini başlarında Türk profesörlerin bulunduğu ustalar gerçekleştirmiş. İçerideki tavanı tutan İyon başlıklar ile geniş kubbe ve kubbe içi rengârenk sanat eserleri ilk yapıldığında nasıl ise o hale getirilmiş...

Tek uyumsuzluk, böyle bir mekânı daha da görkemli hale getireceği kuşkusuz olan taban halıları; orijinallerin yerine kıpkırmızı bir duvardan duvara halıyla kaplamışlar 'Muayede Salonu'nu...

'Muayede Salonu' sarayın törenlerin yapıldığı mekânı... Tepede dünyanın en büyük avizesi 4,5 ton ağırlığıyla ışıl ışıl aydınlatıyor ortalığı... Avize Bohemya kristali; zaten bu salondaki hemen bütün aydınlatmayı değişik büyüklükte özel yapılmış kristal avizeler sağlıyor...

Türkiye'nin ilk parlamentosuna da evsahipliği yapmış bu salon; Meclis-i Mebusan ilk orada toplanmış çünkü; Fındıklı tarafına taşınmadan önce... Etrafa göz gezdirirken Meşrutiyet döneminin tarihi şahsiyetlerinin o salonda yaptıkları konuşmaları tahayyül etmemek elden gelmiyor...

Etrafıma hayran hayran baktığımı gören bir Köşk yetkilisi, “Ankara/Çankaya'da Cumhurbaşkanlığı Köşkü sınırları içerisinde bulunan Atatürk evi de restore edildi, görmelisiniz” dedi bana. En iyilere teslim edilmiş restorasyon görevi; duvarların üzerine çekilen kat kat boyalar özel bir yöntemle sıyrılarak ilk haline getirilmiş... İçi de Atatürk zamanında kullanıldığında nasılsa öyleymiş şimdi...

İnsan sarayların ihmalini zor da olsa anlıyor da, Köşk içerisindeki 'Atatürk evi' gibi tarihi mekânların Çankaya'nın şimdiye kadar gelen sâkinleri tarafından ihmal edilmesini anlamakta zorlanıyor. Saraylar son beş-altı yıl, Atatürk evi ise son bir yıl içerisinde elden geçirildi.

Aynı masayı paylaştığımız bir tanıdık, “Bunlara İstanbul'un çeşitli yerlerindeki tarihi köşk ve kasırları da ekleyebilirsiniz” dedi. Tayyip Erdoğan İstanbul'a belediye başkanı olduğunda çoğu yıkılmaya meyyal durumdaymış; çatılar bakımsızlıktan çökmüş... “Hepsi tek tek ele alındı, tarihi özelliklerine uygun ihya edildi, İstanbul'a yeniden kazandırıldı” dedi o tanıdığım... “Niye yaptınız?” diye mahkemeye başvurmuş rakip partiler, aldırmamışlar...

Masamızda bulunan Helmut Kohl döneminin önemli bakanlarından Alman politikacı, yıllar önce yine İstanbul'da yapılan Habitat-II toplantısını hatırladı. 1996'da yapılan Habitat-II o döneme kadar İstanbul'un gördüğü en kalabalık toplantıydı; 8 bin kişi gelmişti değişik ülkelerden... O günlerde İstanbul trafiği içinden çıkılmaz bir cangıla dönmüştü. Su Zirvesi'ne dışarıdan ve içeriden 30 bine yakın insan katılıyor; akşam Dolmabahçe Sarayı'na hiç zorlanmadan ulaşabildik.

Toplantı Haliç kıyısındaki Sütlüce'de yeni açılan Kongre Sarayı'nda yapılıyor. Katılımcılar oradan teknelerle Feshane'ye taşınıyorlar. Önceki geceki yemek için, devlet başkanları, başbakanlar, veliaht prensler, Çırağan Sarayı bahçesinden alındılar ve Boğaz'daki küçük bir gezintinin ardından Dolmabahçe Sarayı rıhtımına getirildiler...

Gece boyu devlet başkanlarının oturduğu ana-masaya her göz attığımda Cumhurbaşkanı Gül'ün bir konuğuna eğilerek bir şeyler söylediğini gördüm. Salonun en büyük masası etrafında 20'ye yakın sandalye yer alıyordu; herbirini dikkatinden ihmal etmemesi gerekiyordu evsahibinin...

“Aman ne kadar zor bir iş” hissi geçti içimden...

Dolmabahçe Sarayı'nı Sultan Abdülmecid'e borçluyuz. İnşaata borç bulmak için neler neler yapan Sultan, biten saraya taşındı, ama ömrü vefa etmedi; ancak altı ay yaşayabildi Dolmabahçe'de... Yerine geçen Sultan Abdülaziz ise tam bir trajedi yaşadı orada. “Oğullarım” dediği subaylar tarafından devrildi ve intihar ettirildi. (Yılmaz Öztuna'nın 'Bir Darbenin Anatomisi' kitabı o trajediyi çok iyi anlatır.)

Atatürk'ün de Saray'da vefat ettiğini bilmem söylemeye gerek var mı?
Bu yazı toplam 3768 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri