Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Taha KIVANÇ

Gri beyin hücrelerimizi çalıştıralım

04 Kasım 2008 Salı

Geçen hafta sonunu, haberleri yanlış kanallarda izleyen ve yanlış gazete okuyan dostlarımın “Abdullah Öcalan'la görüşmek istemişsin?” meraklı sorularını “Hayır” kesinliği taşıyan cümleler eşliğinde cevaplamakla geçirdim.

Meğer İmralı sakini avukatlarıyla son buluşmasında benim kendisiyle görüşmek istediğimi söylemiş; onlar da yememiş-içmemiş o görüşmede öğrendikleri her şey gibi bu haberi de bazı internet siteleriyle paylaşmışlar... Oradan da gazetelere erişmiş haber...

Eğer gerçekten arzu etseydim İmralı'da yatan Abdullah Öcalan'la nasıl görüşebilirdim, bir fikriniz var mı? O mu adadan karşıya yüzerek gelirdi, yoksa benim mi gizlice adaya çıkmam gerekirdi? Avukatlarına “Benimle gelip burada görüşmek elbette ki uç bir fikir değildir; kimse benim diyaloga kapalı olduğumu söyleyemez” dediğine göre iş başa düşecekmiş...

Nicedir İmralı'da nasıl bir düzen olduğunu merak ettiğimi bilmenizi isterim. Dün, Şamil Tayyar'ın merakımı gideren bir yazısı vardı star'da: Ada Jandarma ve Emniyet tarafından birlikte korunuyormuş... Askeri birliğin başında bir albay varmış, en üst Emniyet âmiri de şube müdürü düzeyindeymiş... İki kademeli korunan ada ve cezaevi sensörlü tel örgülerle çevriliymiş...

“Silahlı nöbetçilerin yanı sıra köpekli yaya devriyelerin sürekli görev yaptığı adanın etrafında bir savaş gemisi ile Sahil Güvenlik Komutanlığı'na bağlı 2 feribot tetiktedir; cezaevinde ise özel eğitimli 500-550 civarında asker ve polis görevlidir” bilgisini de aynı yazıda okudum...

Adanın üzerinden kuş bile uçurtmadıklarına eminim...

Böyle bir ortamda yaşayan Abdullah Öcalan, hani yok ya, gerçekten kendisini ziyaret etme niyetim bulunsaydı, bunu kimden öğrenmiş olabilir?

Bu soruyu bir boşlukta soruyor değilim. Ağırlaştırılmış müebbet mahkumunun adını son zamanlarda yeniden 'terör' ile irtibatlayan bir gelişme yaşanıyor. Kendisinin avukatlarına “Bana burada kötü muamele yapıyorlar” dediği, “Aman bunu duyurmayın” uyarısına rağmen onların bunu bütün dünyaya ilettikleri biliniyor. Hemen ardından bölgeyi karıştıran geniş çaplı eylemler görüldü.

Kendisine yapılan 'kötü muamele', öyle anlaşılıyor ki, temelde radyosuna el konulması ve gazete okumaktan mahrum edilmesi... Avukatlarıyla son görüşmesinde, "Benim burada gelişmeleri öğrenmemi istemiyorlar, gazeteler de verilmiyor, gelenler de gecikmeli veriliyor” şikâyetinde bulunmuş... Bu durum da benim soruma daha büyük bir önem ve anlam katıyor...

Ben kimseye “Abdullah Öcalan'la görüşmek istiyorum” demedim, böyle bir düşünce aklımın ucundan bile geçmedi; bu tamam, ama öyle anlaşılıyor ki, biri veya birileri kendisine benim için “Seninle görüşmek istiyor” demişler...

Bu biri veya birileri kim olabilir?

Son zamanlarda televizyonda en büyük takıntım, DiziMax'ta hafta içi hergün, TNT kanalında da pazar akşamları yayınlanan MONK adlı dizi... Hergün izleyemiyorum elbette, ama pazarları kaçırmamaya çalışıyorum.

Adrian Monk psikolojik rahatsızlığı olduğu her halinden belli bir dedektif. Hastalığı eşini kaybettikten sonra daha da artmış, görevden almışlar... Ancak gri beyin hücreleri herkesten fazla ve sürekli çalışıyor; bu sebeple de işten çıkaran Emniyet kendisinden parça başı danışmanlık hizmeti alıyor. Monk'un bütün yaptığı 'iki kere iki dört eder' çıplaklığında herkesin önünde duran gerçeği, görmeyi engelleyen dumanı üzerinden sıyırarak, gözlere sokmaktan ibaret...

Rolü üzerine müthiş oturan Tony Shalhoub Lübnan asıllı bir babanın oğlu; belki de bölgeden bir yüzü başrolde oynuyor görmek beni diziye bağlıyordur, ne bileyim... Dizide Monk'un psikiyatristini oynayan da Arap asıllı Amerikalı bir aktör...

İmralı'daki Abdullah Öcalan'ın benim kendisiyle görüşmek istediğim iddiasını ilk okuduğumda gerçekle buruna buruna gelen Adrian Monk gibi oldum.

“Senin görüşme isteğini avukatlarından öğrenmiştir” demeyin sakın; çünkü yukarıda alıntıladığım cümleleri okuduğunuzda gördüğünüz üzre, bu durumdan avukatlarını haberdar eden bizzat Abdullah Öcalan'ın kendisi... Üzerinden kuş uçurtulmayan bir adada, gazeteleri verilmeyen, televizyon izlettirilmeyen, radyo dinlemesi engellenen Öcalan...

Peki de Öcalan'a benim kendisiyle görüşmek istediğimi kim söylemiş olabilir?

Bu soruma cevap bulurum umuduyla Şamil Tayyar'ın yazısını bir kez daha okudum. Adaya dışarıdan birinin gizlice çıkması akıllara seza bir durum; buna karşılık kendisine muhatap olanların bütünü devletin görevlisi...

Avukatlar? Albay? Emniyet âmiri? Etrafı süpüren bakanlık görevlileri ve erler? Kim?

Monk olsaydı şıppadanak muammayı çözerdi, biliyorum.

Bu yazı toplam 3952 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri