Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Taha KIVANÇ

İkinci dalga saldırının adresi

07 Kasım 2009 Cumartesi

Hastanın sabahı beklediği gibi bekliyorum, gelmiyor... Taze ölüyü mezarın beklediği gibi bekliyorum, yine gelmiyor... Gelmiyor işte, gelmiyor... Türkiye ve iktidar dört koldan dış saldırı altında, ama böyle ortamları her zaman şereflendiren 'Olağan şüpheliler' ortada görünmüyorlar...

Frank Gaffney Jr. yok... Michael Rubin'e rastlanmıyor... Soner Çağaptay ve Zeyno Baran bile kalemlerini sivriltip rahatlıkla katılabilecekleri bu yeni saldırı sırasında başlarını uzatmıyorlar... Tabii onların seslerini yükselttikleri ortamlarda hemen topa giren bizden isimler de ortalıkta görünmüyorlar...

Buradan benim çıkarsamam şu: Le Monde, New York Times, Guardian gibi gazetelerde şu sıralarda çıkmakta olan Türkiye ve Ak Parti karşıtı organize yazılar öncekilerden farklı bir lobi ile irtibatlı olabilir... Kim, nasıl önceki dalganın bilinen isimlerinin esin kaynağıyla arayı düzeltmişse, ona buradan büyük bir “Bravo” çekiyorum. Eğer şimdi başlayan saldırı dalgasına durumdan vazife çıkartan o lobinin elemanları da katılmış olsaydı, birlikte kopartacakları gürültü müthiş baş ağrıtırdı.

Şimdiki saldırının adresi de belli olmazdı öyle bir durumda...

Evet, biraz utanarak-sıkılarak yazıyorum, ama gerçek bu: Batı dünyasında lehte veya aleyhte yazı yayımlatmak sanıldığından daha kolaydır. İllâ haklı olmanız gerekmez, bütünüyle gerçekleri yansıtmak diye bir derdiniz bulunduğunu iddia etmenizi kimse beklemez. Bazan hatır-gönül işi olarak, bazan da 'tamamen duygusal sebeplerle' gönderdiğiniz yazıyı basar veya bir elemanlarını yazmakla görevlendirirler...

Kimsenin dikkatini çekmeden bir kenarda kozanızı örerken, bir bakmışsınız kısa sürede hakkınızda çıkan yazılardan dosyalar meydana gelir. Daha ne olduğunu anlamadan, üzerinizin çizildiğini, 'şeytanlaştırıldığınızı' fark edersiniz...

“Türkiye'de darbe ihtimali yüzde 50” diye bir makale (Zeyno Baran) çıkar önce, onu sanki gerçekten böyle bir ihtimal varmış gibi kaleme alınmış diğerleri izler... Biri kıyıda köşede kalmış bir dergide “Türkiye'nin Putin'i dizginleri elinden bırakmak istemiyor” benzetmesini yapar (Michael Rubin), aaa o da ne, aynı benzetme birdenbire her yerde çoğaltılır durur... Biri, Ak Parti hükümeti için 'İslamo-faşist' sıfatını kullanır (Frank Gaffney Jr.), hiç beklemediğiniz kişilerin ağzına düşer aynı sıfat... “Türkiye'nin dış politikası ekseninden uzaklaşıyor, Batı yerine doğuya yöneliyor” tezini ortaya atar biri (Soner Çağaptay); tez dünyanın dört bir tarafında dolaştıktan sonra dalgaya dönüşür...

Şimdi çıkan yazıların hiçbirinde yukarıda alıntıladığım yazarların (Zeyno Baran, Michael Rubin, Frank Gaffney Jr. ve Soner Çağaptay'ın) isimleri yok, ama NYT, Le Monde, Guardian'da çıkan 'ısmarlama' olduğu her halinden belli makalelerde onların tezlerinin yansıması hemen fark ediliyor. Sonuçta Türkiye'yi onlardan daha az tanıyan 'ısmarlama' yazarlar ne yazacaklar, onların tezlerini tekrarlamaktan başka?

Yineliyorum: Onların isimleri ön planda değilse, şimdiki kampanyanın adresinin öncekinden farklı olması gerekir.

Bu niçin önemli? Şundan: Sağda-solda çıkan değerlendirmelerde bu son dalga saldırı için güçlü-dişli adresler anılıyor; işi bazı devletlere kadar bağlayanlar çıkabiliyor. Karalama ve sindirme kampanyalarının arkasında 'devlet' varsa, muhatabın, yalnız günlerini değil gecelerini de, kara kara düşünerek geçirmesi şarttır. İster ABD gibi büyük, isterse İsrail gibi küçük bir ülke olsun...

Buna karşılık sıradan bir 'lobicilik faaliyeti' ise muhatap edildiğiniz kampanya, etkisi belli bir süreyle sınırlı olur, fazla büyümez, büyüyemez... Hatır-gönül ne kadarsa o kadar sürer, para bitince kesilir...

Son kampanya bir lobicilik faaliyetine benziyor.

İşlerin Batı ülkelerinde nasıl yapıldığına ışık tutmak için dikkatinizi bir noktaya çekmek isterim: “Darbe ihtimali yüzde 50” diyen, “Türkiye'nin ekseni kayıyor” tezini seslendiren, 'İslamo-faşist' etiketini yapıştıran, 'Putin' benzetmesini yapan kişiler, bu yeni başgösteren dalgaya soğuklar. Önceki kampanyalara destek vermiş olanların hiçbiri, takip edebildiğim kadarıyla hiçbiri, “Başkaları da yıkım faaliyetine başladı, haydi yardımlarına koşayım” diye küreğini alıp dışarıya fırlamıyor...

Padişahın öğlen sofrasında eksik olan patlıcan yemeğini övdüğünü duyunca kendisi yüz misli övgüyle ortaya atılan saray soytarısı, Padişahın akşam yemeğinde önüne konulduğunda eliyle itmesi üzerine patlıcanı yerin dibine batırınca, etraftakilerin çelişkiyi yüzüne vurmasına kızmış da ne demiş: “Kusura bakmayın, ama ben patlıcanın değil, Padişahın soytarısıyım...”

Bu iş de biraz öyledir...

Bu yazı toplam 2208 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri