Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Taha KIVANÇ

Kulaklarına küpe, göğüslerine madalya

05 Eylül 2008 Cuma

“Ne güzel gazetecilik bu böyle; kulağı kesik gazeteciler bunlar” derken az bile söylemişim. Adam, önüne bakıp “Doğru söylüyor, hiç değilse bundan böyle gerçek bir gazeteci olmaya çalışayım” diyecek ve bunun gereklerini yerine getirecek yerde, en kolay yola başvuruyor: Bana hakaret ediyor...

Bu tiplerin sığınağı hakarettir zaten...

Oysa yapması gereken “Gazetecilik nedir?” sorusunu kendisine sormak olmalıydı. Öyle Meclis Muhasebat Müdürlüğüne gizlice girmesi gerekmiyor gazetecinin, sorularını okurlarına iletmeden önce muhatabına sorması yeterli. Meclis Başkanı, Meclis Genel Sekreteri, Meclis'in basınla ilişkilerini yürüten birim... Bunlar derece derece gazetecilere cevap vermekle görevlidir.

Hayır öyle yapmıyor beyimiz, kulağına üflenenle derhal sütun dolduruyor. İstim arkadan gelsin. Daha da tuhafı bu yaptığının 'gazetecilik' olduğunu sanıyor ve Sedat Simavi'nin “Kalemini kır, ama satma” sınıfına girenlerden sayıyor kendisini...

Gazetecinin işi, merak ettiği soruyu muhatab(lar)ına iletip cevabını aldıktan sonra başlar... Tatmin olmuşsa ve aldığı bilginin önemli olduğuna inanıyorsa onu haberleştirir, tatmin olmamış ve işin içinde başka bir iş olduğuna inanıyorsa, ne yapıp edip gerçeğe ulaşmaya çalışır. 'Ne yapıp etme' içine, araştırdığı konuyla ilgili birimlerden kendisine doğru bilgi verecek birini (biz buna 'kaynak' diyoruz) konuşturmaktan “Bedava düğüne katıldım” diyecek tanık bulmaya kadar pek çok çaba girer...

İyi gazeteci, Meclis Başkanlığı'na bağlı saray ve kasırlarda bedava düğün-derneğe müsaade edilip edilmediğini öğrenir ve gerçeği yazar. Hiçbir iyi gazeteci, üç gün önce büyük bir 'mali skandal' gibi sunduğu bir olaydan sonra şu satırları yazmak zorunda kalmaz: “Böylece bazı özel yakınlıklar istismar edilerek, ulusal miraslarımızın ücretsiz kullandırıldığı iddiaları da boşa çıkmış oluyor. / Umarım bu ciddiyetten taviz verilmez.”

Bana hakaret etmek veya Sedat Simavi'nin lâfının arkasına sığınmak bu gerçeği değiştirmiyor işte...

Geçenlerde 'kıyak gazeteciler' tarafından sorularla saldırı hedefi yapılan bir devlet adamı, “Ben bunları yazanlara artık kızmıyorum; okumuyorum çünkü” dedi ve ekledi: “Esas kızdığım, o gazeteleri çıkaran grupta beni iyi tanıyanlar... En başta da patronları... Bulunduğum her görevde Türkiye'nin yararına olacağına inandığım için onların başarısına da çalıştım; icraatlardan yararlandılar. Bir-iki kez, teşekkür mahiyetinde gönderdiği bayağı kıymetli hediyeleri kendisine iade ettim. Benim ne kadar tok, ne kadar müstağni olduğumu bilmesi gereken biri, tersini yazıp duran yanı başındaki bu kişilere gerçeği neden söylemez?”

Neden acaba?

Deneyimlerimden çıkardığım sonuç şu: 'Kıyak gazeteci' kategorisine girenler, nasıl yapıp etmişlerse, patronlar nezdinde dokunulmazlık kazanmışlardır: “Yanlış, yalan bile yazsa yazara dokunulmaz; yazdığı yalanlar yüzünden yüksek cezalar bile ödemiş olsan ey patron, yazarına, 'Yalan yazma' diyemezsin...”

Emin Çölaşan olayında bu ortaya çıktı.

'Kıyak gazeteci' kategorisine girmez Emin Çölaşan, ama yine de konumuzla ilgili bir yönü var. Çölaşan'ın cezalarını ödemekten bıkan Aydın Doğan, sonunda çareyi kendisini gazetesinden uzaklaştırmada buldu. Yayın yönetmeninin ilişki kesebilmek amacıyla Çölaşan'ın karşısına çıkabilmesi için de, patronunun “Ya bu adamı atarsın, ya atacak birini yerine getiririm” zılgıtını yemesi ve kendisini iyice sarhoş etmesi gerekti.

Bana verdiği hakaret dolu cevabı okuyanlar 'kıyak gazeteci'deki seviyeyi gördü. Aklı başında kimse tarafından okunmayan, görüşlerine başvurulmayan, “Acaba ne der?” sorusunu akla düşürtmeyen birine, Türkçesine de dikkat etmezseniz, hergün bir sütunu doldurma görevi verebilirsiniz. O da o sütunu cevabını kolayca öğrenebileceği sorularla ya da birilerine hakaret ederek doldurur.

Helâl olsun, daha ne diyeyim?

İsmet Paşa olsa kulağını çeker, o da bunu 'madalya' sayardı. Yılmaz Çetiner'in 'Nefese Nefese Bir Ömür' adlı anılarından (505) daha önce özetini verdiğim paragrafı okuyalım:

“İsmet Paşa'dan tarihî bir yanıt aldım; ama ne pahasına... O meşhur kulak çekme acısına katlanarak! Paşa özellikle sevdiklerine yapardı bu işkenceyi. Bir iltifattı bu. Rahmetli Örsan Öymen'e de yapmıştı. Fakat o da insanı öyle zor durumda bırakan sorular sorardı ki! Sonra Mete Akyol da aynı şekilde kulağı çekilenlerdendi. O devrin yetenekli iki genç gazetecisi, İsmet Paşa'nın güvenini kazanmış meslektaşlarımdı. Bana gelince... Ben de nihayet kulağımı kaptırmıştım İsmet Paşa'ya! Aslında bu madalyaydı.”

Şimdi madalyaları ben takıyorum

Bu yazı toplam 3698 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri