Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Taha KIVANÇ

Yüzümüz gülüyorsa, sebebini açıklıyorum

12 Kasım 2010 Cuma

Keşke benim sütun da renkli basılan bir sayfada olsaydı ve fotoğraf kullanma adetimiz bulunsaydı, ben de geziye katılan gazetecilerin sütunlarıyla gazetelerin siyaset sayfalarını günlerdir süsleyen papyonlu ve smokinli halimizi burada sergileseydim; Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile beraber kameraya gülerken...

Fotoğrafı veremesem de neden tebessüm ettiğimizi açıklayabilirim.

Londra'da iki farklı grupla beraberken önemli bir gözlemim oldu. Hem Büyükelçilik'teki sivil toplum örgütü üyelerinin -yani halkın- katıldığı toplantıda, hem de ülkemizin öndegelen işadamlarının da bulunduğu bir sırada ödül töreninin yapıldığı Banqueting House'da biz gazeteciler ayrı bir öbek oluşturduk...

O kadar gazeteci aralarındayken insanlar bizlerden uzak durmayı yeğledi....

Hüküm cümlesine kendimi de kattığıma bakmayın, Büyükelçilik'te bir kenara oturmuş etrafımı gözlerken yanım tanıdıklarla doldu taştı. Fakat bu bile kendimi istisna saymamı gerektirmiyor.

Aklıma aynı gezide bir başka vesileyle anlatılan bir anekdot geldi: Bir meslektaşımızın çocukluk arkadaşı 20 yıla yakın bir süre eğitim için kaldığı Paris'ten döndüğünde gazeteci olmak istemiş. O evsafta birini kaçırır mı gazeteler, elbette iş bulunmuş... Kısa süre sonra biraraya geldiklerinde, yeni gazeteci kıdemli gazeteci arkadaşına ilk izlenimini şöyle aktamış: "Bizim ülkede insanlar gazeteciden korkuyor..."

Sıradan insan da korkuyor, işadamı da, siyasetçi de...

Bunda elbette birilerinin sanki evrensel standartmış gibi pompaladığı 'Gazeteci dediğin hep muhalif olur' kandırmacası önemli bir rol oynuyor. Kim gelirse gelsin, ne kadar doğru iş yaparsa yapsın mutlaka eleştirecek bir taraf bulunur; sürekli bunu yapmanın adına 'gazetecilik' deniliyor bizim ülkemizde...

Sen eleştiri bombardımanınla iyi iş yapan bir iktidarı gönderiyor, muhalifini işbaşına getiriyorsun, ertesi gün bu defa onu eleştirmeye başlıyorsun... Siyasi kadroya iktidar yolunu açmanın üzerine yüklediği sorumluluğu bir gün bile hatırlamadan...

Oysa uygar ülkelerde eli kalem tutan herkesin bir siyasi görüşü ve bunun getirdiği sorumluluğu vardır. O da zaman zaman eleştirir iktidarı, ama çizgiden saptığında...

Siyasiler de, daha çok bu yüzden, gazeteciden bucak bucak kaçıyor. Ülkemizde siyaset erbabıyla gazeteci makulesi arasında bir türlü sağlıklı bir ilişki kurulamıyor nice zamandır...

Cumhurbaşkan Abdullah Gül bu konuda da galiba farklı bir örnek...

Geçen ay bir grup gazeteciyle birlikte Birleşmiş Milletler'in yeni çalışma döneminin açılış toplantısı vesilesiyle New York'a gittik; son olarak da bir ödül töreniydi vesile ve Londra'daydık. Her iki olayda da çok iyi hazırlanmış yüklü bir programın önemli bir parçasına dönüştürdü Cumhurbaşkanı bizleri. Hareketten kısa süre sonra ertesi gün manşet olacak açıklamalarda bulundu, dönerken bile farklı bir şeyler söylemeyi ihmal etmedi. Aynı mekanları paylaşmasak da her an kendisini yanında giden gazetecilere açık tuttu.

Birileri 'yandaş' veya 'yoldaş' gibi ifadeler kullansa da her iki gezide de farklı görüşten gazeteciler bulunuyordu. Yanlışı gördüğü veya işittiğinde okurlarına iletmekten çekinmeyecek bir çeşitlilik vardı davetlilerin kompozisyonunda. Zaten böyle olduğunda, güzeli çirkin göstermek de yanlışı doğru gibi sunmak da imkansızdır; gazetecilerin biri yazmazsa diğeri mutlaka gerçeği yansıtır çünkü...

ABD'de Ronald Reagan mesajlarını halka en iyi yansıtan başkan olarak ün yapmıştı. Sonuçta Hollywood'un öndegelen bir ismiydi ve neyi nasıl sunacağını film çevirirken öğrenmişti. Yanını iyi danışmanlarla dolduracak kadar da akıllıydı Reagan... Adı ne zaman geçse benim aklıma hep o ününü yansıtan sıfatı gelir: 'Great Communicator' ('Usta İletişimci')...

Abdullah Gül'ün iletişim başarısında hiç kuşkusuz başbakanlığı döneminden beri birlikte çalıştığı basın başdanışmanı Ahmet Sever'in büyük katkısı var. Son iki gezide ona kurumsal iletişim danışmanı Kemal İlter de destek vermeye başladı. Ayrıca dış politika danışmanları da basına bilgi sunmada çekingen davranmıyorlar.

Cumhurbaşkanı her soruya cevap veriyor, bazı erken sorularda da 'yazılmaması kaydıyla' şartını koşarak görüşlerini açıklıyor. Gazeteci o görüşü ağzından çıktığı biçimiyle okurlarıyla paylaşamıyor, ama o konuda yazacağı yazıyı o bilgi zihninde olduğu için, daha yetkin bir biçimde kaleme alabiliyor.

Geçmişte bazı siyasilerin gadrine uğradığımdan bunu özellikle önemsiyorum. Süleyman Demirel Cumhurbaşkanlığı'nın son dört yılında benim üzerimi çizmişti; Mesut Yılmaz hiç hoşlanmadı benden, kendisinden uzak tutmayı yeğledi. Ahmet Necdet Sezer gezilerine gazeteci çağırmazdı zaten.

Bu yazı toplam 2830 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri