Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Tahsin AKPINAR

Ak Parti Türkiyesi’nin Dış Politikasındaki Temel Açmaz

23.10.2014 09:01

Komşularla “Sıfır sorun” temeli üzerine bina edilmeye çalışılan Ak Parti dış politikası, önce “Hayır Diyebilen Bir Türkiye” amacına ulaşmak için ekonomik ve yapısal reformlar yapmış ve bunları paket paket toplumun önüne sunmuştur. 2002’den bu yana 9. Seçimi de kazandığına göre, iç dinamikler açısından yapmak istediklerini topluma anlatabilmiş bir Ak Parti’nin varlığından rahatlıkla bahsedebiliriz.

Bugün geldiği nokta nazarıyla incelendiğinde var olan ve artık ciddi riskleri de beraberinde barındıran dış politikanın başarısız bir algı yaratması neden o zaman?

Halbuki Ak Parti, ilerleyen zamanlarda fırtınaya dönüşen “Arap Baharına” çarpana kadar, dış politikasını neredeyse tıkır tıkır işletmiş ve ‘Sıfır sorun’ yolunda epeyce bir yol almışken, bugün neden kocaman bir sıfırla karşı karşıya durmaktadır? Ha yanlış anlaşılmasın, daha henüz bu kocaman sıfırın sisteme yüklendiği ve varış noktası olduğunu söylemek için erken ancak bu şu anda ciddi bir risk olarak başını göstermiş vaziyettedir.

Biraz istişare eksikliği, biraz tez canlılık, biraz reel stratejik derinliğin ülkemiz kuvve-i fiiliyatının boyunu aşması gibi esas ve usulden kaynaklanan programlama hataları, bugün geldiğimiz noktanın temel menbaı gibi duruyor. ‘Gibi duruyor’ diyorum, çünkü, değilse bu konuda mutlak doğruların varlığı gibi bir temel yanlışa saplanmış oluruz.

Özellikle Suriye ile olan ilişkilerde baş gösteren ve kronikleşmiş bir hale gelen ve de arkası  gözükmeyen meselenin ciddi bir yüzeysellik sorunu yaşadığını söylemek gerekir. Çünkü bu konuda Türkiye, “Zaten Esad’ın babasıda bir katildi” gibi tezcanlı ve yüzeysel bir tepkiyle, önü arkası iyi hesaplanmadığı intibaı veren ve en fazla bir yıl gibi kısa bir sürede rejim değişikliğinin olacağı ön kabulü ile meseleye dalış yapmıştır.

Halbuki o zaman, batı medyasında bile Türkiye’nin Mısır ve Libya’nın tersine, Suriye rejimi ve liderliği ile hemen ilişkilerini bozmayacağı yönünde ciddi bir beklenti vardı ve bu beklenti manşetlerde kendini “Türkiye Bu Dikdatörü Seviyor” şeklinde gösterirken, bu noktadan Türkiye iki yüzlü davranmakla suçlanıyordu. Ama Türkiye onların beklediği gibi davranmadı. Dostane sınırları sonuna kadar zorlamak ve birazda meselenin şekillenmesini beklemek yerine, hemen Esad ve rejimine çekilme çağrısı yaptı. Burda belkide en çok etkili olan unsur, rejimin kısa sürede devrileceği beklentisi idi. Halbuki bu yönde bir beklentinin çok gerçekçi olmadığı, sosyolojik bir klana dayanan Esad ve Baas Rejiminin, sonuna kadar savaşmaktan başka bir yolunun kalmadığı cihetiyle bu durum iyi hesap edilmeliydi.

Mademki bu oyuna sert bir giriş yapıldı, o zaman, bunun gereği yerine getirilerek, kısmen uluslararası bir meşruiyet kazanan “Özgür Suriye Ordusu” her yönden ciddi bir lojistikle desteklenmeli idi. Hatırlamakta fayda varki, tam Esad düştü düşecek derken, Hizbullah ve İran’ın şii savaşçıları savaşa dolaysız olarak müdahil olup savaşın yönünü değiştirmişlerdir. Türkiye, işte bu noktada en stratejik hatasını yapmıştır. Neredeyse, var olan gücünün farkında olmadığının cihana ilanıdır bu. İran’ın kuru kabadayılıklarına izin verilmiştir ve bunun faturası malesef oldukça ağır olmuştur. Korkarım, bu fatura, aleyhimize her geçen gün dahada ağırlaşacaktır. Buna bir dur demenin vakti çoktan gelmiş ve geçmiştir.

Velevki; kısmi yanlışlıklarınızın ve hesap hatalarınızın olduğu yerlerde devreye girecek olan, girmesi gereken, reel politikaya dayanan manevralarınız askeri gücünüzle doğru orantılıdır. “Zor oyunu bozar” düsturunca, eksikliklerinizi kapatacak şey direkt olarak askeri gücünüz ve bu gücünüzü kullanabilme kabiliyetinizdir.

İran ve Rusya gibi ülkelerin ve de Hizbullah gibi savaşçı bir gücün meseleye hangi cenahtan dalış yapacağını hesaplayamamak affedilebilir bir hata değildir. Hatta saflıktır. Yani diğer bazı paralel(!) meseleler gibi Ak Parti bu konuda da saf pozisyonuna itilmiştir. İran ve Hizbullah’ın, mezhepsel insiyakla hareket edeceğini ve evrensel insani değerlerin bu ikisi için bir hiç olduğunu, yakın tarihten ve derin tarihten görebilmek oldukça kolaydır. Hatta, gözünü “Büyük Pers İmparatorluğu” hırsı kaplamış olan İran devlet aklı, yerine göre, mezhepsel değerleri bile rüzgara savurup, Azerbaycan’ın Ermenistan’a boğdurulmasına çanak tutmuştur.

Ak Parti’nin, Türkiye’nin dış politikasında ahlaki ve vicdani doğruları esas alarak belirlediği tutum, uluslararası lordların çıkarlarına ters düştüğünde ofsaytta kalmaktadır. Bu nedenlede anlamsızlaşmaktadır. Bu politikanın hamurunda var olan doğrular, şarjörden namluya sürülürken, hedefin gerçekçiliği ve elimizdeki silahın atış gücü, kalibresi, menzili ve etkili mesafesi, ısınma durumu, o silahı kullanacak elin ustalığı ve o ustanın gözünün keskinliği hep en ön planda tutulmalıdır. Ve tabi, o silahın kullanılacağı fiziki şartlarda...

Eğer Türkiye Cumhuriyeti, 1876 Osmanlı’sına denk bir askeri gücü uhdesinde bugün de barındırıyor olabilseydi, Ak Parti’nin dış politika tercihleri kesinlikle realist olarak değerlendirilebilirdi. Ve bundan sonuçta alırdı. Ama, göğsümüzde taşıdığımız ideanın ağırlığını taşıyacak donanımlardan, devlet olarak yoksun olduğumuz çok nettir. O zaman arabayı duvara toslatabilecek riskleri iyi öngörmek lazım. Zira, bu son arabadır elimizdeki! Dünyada ise duvardan çok bir şey yok.!?

Ülkesininin her şeyine yön veren bir siyasetçinin şunu asla unutmaması lazım. Siyeset mesleği, ismini kelime kökeni itibariyle “at eğitmenliği” manasına gelen ‘Seyis’ kelimesinden alır. O zaman bir seyis şunu iyi bilirki, hiç bir at anasından şampiyon bir at olarak doğmaz. Tay olarak doğar. Ve onun gibi on binlercesi vardır. Şampiyon olacak atı sadece genlerinde taşıdığı yaratılış değerleri belirlemez. Burada harici faktörler devreye girer. Harasından, otuna arpasına, kaşağısından tımarına, nalından mıhına, o mıhı çakacak ustanın kabiliyetine ve tabi atın binicisine sayısız faktör vardır. Ama bunların en önemlisi seyis ve binicidir hiç şüphesiz. Onun için, tarihi atla iç içe yoğrulmuş olan atalarımız “At sahibine göre kişner” demişlerdir.

O atın ruhunu okşayacak, onu eğitecek, ona gem vuracak ve onu binicisiyle ruh bütünlüğüne erdirecek kişi önce seyis, sonra binicidir. Binicinin, işini bildiğini, bindiği ata iyice hissettirmesidir. Bu güven hissi arttıkça, at ve binicisi tek vücut haline geldikçe başarı oranı doğru orantılı olarak artacaktır.

Eğer, taşıdığınız iddiayı gerçekleştirebilecek donanımdan mahrumsanız ve bu arzunuzun iştihası imkanlarınızı katbe kat aşıyorsa, işte o zaman, çok ciddi bir sonla yüzleşmek zorunda kalırsınız. Hitler Almanya’sı, Mussolini Roma’sı gibi yakın, Napolyon ve Celaleddin Harzemşah gibi uzak örnekleri vardır bunun. Eğer sağlam bir sistem örgüsüne sahip iseniz, Osmanlı ve Timur Şah devletlerinin serencamını, Ankara savaşı perspektifinden yeniden değerlendirebilirsiniz. Sistematize edilmiş ama Ankara’da yenilen Osmanlı gücü 50 yıl sonra İstanbul’u fethederken, 1453’te Timur Şah Devleti bir hiç mesabesine inmiştir. Sonrası ise malum zaten. O zaman, “suyun suya benzediği gibi bu günümüze benzeyen dünümüzden” ders almamız gerekmez mi?

Gelin biz bir at (İmparatorluk) doğurma hevesinden vaz geçerek, iyi bir (Sistematize edilmiş kabiliyetli ve haddini bilen) tay doğurma gailesi güdelim ve bu tayı işinde mahir ellere teslim edelim. O zaman, nasılsa o tay, bir gün büyüyüp, uçsuz bucaksız tarihsel derinliğimize uçmak için kanatlanacaktır.

Şimşek gibi bir semte atıldık yedi koldan,
Şimşek gibi, Türk atlarının geçtiği yoldan,

Bir gün, dolu dizgin boşanan atlarımızla,
Yerden yedi kat arşa kanatlandık, o hızla...

Dizelerinde göründüğü üzere, merhum Yahya Kemal ve Mehmet Akif gibi Türk entellektüellerinin şiirlerinde de kendini bulan bu iki asırlık heyecan ve geçmişe olan özlem, bizi artarda yanlışlara sürüklemektedir. Tıpkı Enver Paşa gibi “Turan olma hevesiyle çıktığımız yolda viran olmakla yüz yüze kalabiliyoruz.”

İmparatorluk bakiyesi olmak, tıpkı İtalya ve İngiltere gibi bizimde başımızı dönderiyor ve bizi reel gerçeklikten kopartıyor. Gelin bu derin uykudan uyanalım. 600 yıllık film bitti. Bunu kabul edelim. Biz bir imparatorluk değiliz. Hatta, o geçmiş imparatorluğun muazzam ışık huzmelerine bakmaktan gözleri kamaşmış, Edirne-Kars arasında tost edilmiş bir milletiz. Biz, o muhteşem imparatorluğun atının şeyinin kılıyız, kılı..! Ancak o kadarız. Bunu herkes kafasına sokmalı artık. Yoksa, bu gidiş, gidiş değil.

Vardığımız yer: İşid kaka, yaşasın Pkk..!

ABD ve batının, PYD adı altında PKK’ya silah yardımı yaptığı ve bizide buna ortak etmeye zorladığı ve de PKK militanlarını devletimizin hastanelerinde tımar ettiğimiz günlere kaldık!

Bu gidiş, gidiş değil vesselam.

 

E mail:   akpinartahsin@hotmail.com

Twitter: @akpinartahsin

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 2800 defa okunmuştur
bazı yerlerde size katılıyorum
KKN
Hükümetin ve ya dünyanın hesap etmediği nokta şudur. ESED ordusu ESED in ardında durmuştur. Mısırda ABD mübarekten sıkılmıştı. Libyada kaddafinin ordusu aşiretlerden oluşuyordu. Aşiretler kaddafiyi sattı. Tunusta zaten ordu namına bir şey yok gibiydi. Esed babadan aldı hakimiyetini. Bir nevi monarşi. Köklüydü. Ordusunu sadece ve sadece Nusayrilerden kurdu. Olmayanlar savaşmadı kaçtı. ÖSO sadece siyasetçilerin yönettiği yerel savaşçılardan ibaret. Türkiye tek başına esed siyasi hamlelerle bitirebilirken HAİN DOST iran, Süper gÜÇ Rusya nın devreye girmesi işi bozdu. peKAKA ülkemizde tımar edilmiyor. peKAKA tamamı Türkiyeden gidenlerden ibaret değil. Gelenler PYD li de olsa ülkemizde suça bulaşmamışsa sabıkası da yoktur. Diğer Dış politika ve görülen rüyalar konusunda ise çok haklısınız. Allah ülkemizi korusun.
23 Ekim 2014 Perşembe 09:44
Beğendim (3)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri