Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Ufuk COŞKUN

K'art'a nena kianas koğirs

08.10.2010 21:39

Başlık  ”Tüm diller eşit derecede değerlidir” anlamına gelen Lazca bir cümle... Lazca, tarihsel olarak Rize'nin Pazar (Atina),Ardeşen (Art’aşeni), Çamlıhemşin (Vija), Fındıklı (Vitze), Artvin'in Arhavi (Arkabi) ve Hopa (Khopa), Borçka ilçelerinde; Gürcüstan /Acaristan'ın Batumi kenti civarında, Abhazya'da ve Doksanüç Harbi'nden(1877- 1878) sonra Osmanlı yönetimi dışında kalan ve savaştan etkilenen diğer bölgelerden göç ederek Akçakoca, Karamürsel, Sapanca, Yalova vb. muhacir köylerinde topluca ve dağınık olarak yaşayanlar arasında konuşulan bir dil. Ne var ki yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Çünkü Türkiye’de Türkçeden başka hiçbir dile önem vermeyen, onları yok sayan hatta yasaklayan baskıcı ve dışlayıcı otoriteden Lazcada payına düşeni almıştır. Vahim olan hala bu tür dillerin yaşamasına herhangi bir önemin verilmiyor oluşudur.

 

Sovyetler Birliğinin ilk dönemlerinde Lazca

 

Sovyetler Birliğinin ilk dönemlerinde (1940’a kadar da olsa) Lazcaya gereken önem veriliyor. Sovyetler Birliği’nde yaşayan Laz çocukları, anadil dersleri görüyor. Lazca ders kitapları ve Lazca gazete yayımlanıyor ayrıca Lazca tiyatro eserleri sergileniyor bu dönemde. Anadil öğretimi” amacıyla karşımıza çıkan ve bizim bilebildiğimiz Lazca ilk kitap “Alboni”dir, Yani Alfabe. 72 sayfadan oluşan bu kitap ilkokul birinci sınıf öğrencileri için hazırlanmış. Ön kapakta basıldığı yer ve tarih olarak ‘Abazastaniş Jumhuriyetişi gamamşqumala Sokhumi,1935’ ibaresi yer alıyor. Yazarı İskender T’sitaşi. Ayrıca 1929 yılında Lazca olarak yayınlanmaya başlayan “Mç’ita Muruntskhi”, yani “Kızıl Yıldız” adlı Lazca gazetede yayınlanan bazı haberlerin izi sürüldüğü zaman, Sovyetler Birliği’nde esas olarak Acaristan ve Abhazya’da Lazca anadil derslerinin de bulunduğu görülüyor.

 

Türkiye’de Lazca;

 

 1930’lu yıllarda CHP zihniyetinin Lazcanın da ortadan kaldırılmasına dönük asimilasyoncu bir politika güttüğünü tanıklık etmekteyiz. O yıllara ait dillendirilen hatıralardan da bunu anlamak mümkün. Örneğin Arhavili M. Recai Özgün şunları anlatıyor: “…Otuzlu yıllarda okullarda temizlik ve intizam kolu, Kızılay Kolu... gibi isimlerle çalışma kolları oluşturulurdu... Bunlar arasında “Lazca Konuşanlarla Mücadele kolu” diye bir kol daha vardı. Ben dördüncü ve beşinci sınıfta iken bir müddet bu kolun başkanlığını yaptığımı hatırlıyorum... Ardeşenli Mecit Çakırusta ; “1930’lu yıllarda İlkokul tahsilimi… yaptım… Okulda Lazca konuşmak yasaktı. Yalnızca okulda değil, dışarıda da konuşulmayacaktı. Bunun tespiti için de, talebeler arasında görevliler vardı. Öğretmen, Lazca konuşanları tespit edip kendisine isimlerini getirenleri ödüllendiriyordu. Bir bakıma da bu talebeleri ispiyonculuğa teşvik ediyordu. Lazca konuşanları da -yine talebelere yaptırdığı- özel fındık ağacından çubuklarla avuçlarını kırbaçlıyordu veya parmaklarımızı birleştirip tırnaklarımıza cetvelle vuruyordu” diye anlatıyor o günleri. Bu döneme ait( CHP tek parti dönemi) benzer yasak hatıralarını çoğaltmak mümkün.

 

           Bu hatıraları da destekleyecek bir yasa tasarısı dönemin Manisa Milletvekili M.S. Toprak’tan geliyor. Çünkü o dönem(1938) verdiği kanun tasarısı bu konuda çarpıcı bir örnek oluşturuyor. Bu tasarı, Türk vatandaşlarının evlerinin dışında umuma açık yerlerde, her zaman Türkçe konuşmalarını, aksi takdirde 1- 7 gün arasında hapis ve 10 ile 100 kuruş arasında para cezasını öngörüyordu. Bunların diplomalarına da el konulacak ve doktorluk, öğretmenlik ya da gazetecilik yapamayacaklardı. Ceza olarak toplanan paraların bir bölümü de ihbarcılara ödül olarak dağıtılacaktı. Yine bu tasarıya göre Türkçe bilmeyen Türk vatandaşları bir yıl içinde Türkçeyi öğrenmeye mecburdu. Yoksa onları Türk vatandaşlığından çıkartılmak bekliyordu. Şüphesiz o dönemde yasaklar ve baskılar sadece dille sınırlı kalmıyordu. Hakikaten ülkede insana ve değerlerine ait ne varsa kısıtlama getiriliyordu. Çok şükür ülke insanı bu vahim ceberut zihniyetten gün geçtikçe uzaklaşmakta ve evrensel hukuk normlarına doğru hızla yol almakta. Ancak eksiklikler yok değil. Hala özellikle dil alanında bilinçaltında yer eden bir takım önyargılar ve korkularla hareket edilmektedir. Oysa bu diller birer zenginlik olarak görülmeli ve yaşatılması için gereken yasal düzenlemeler biran önce yapılmalıdır.

 

             TRT neden sadece beş dilde yayın yapıyor

 

TRT’den ilgili yasa değişikliği sonucunda sadece Boşnakça, Arapça, Kırmançi, Çerkezce ve Zazaca radyo ve televizyon yayını yapacağı duyurulmuştu. Beş anadildeki radyo ve televizyon yayınları, 7 Haziran 2004 Pazartesi günü Boşnakça ile başladı. Yapılan resmî açıklamaya göre, Boşnakça, Arapça, Kırmançi, Çerkezce ve Zazaca TRT’nin sırasıyla yayın yapacağı dillerdi. Ancak yayınların neden sadece bu dillerle sınırlandığına dair hala doyurucu bir açıklama yapılamıyor TRT’den. Eğer TRT Anadolu’da var olan yerel dilleri sadece bu kadarıyla değerlendiriyorsa yanılıyor. Yerel dillerin korunması ve yaşatılması göstermelik birtakım uygulamalarla sağlanamaz. Bunun için öncelikle derli toplu bir dil komisyonunun kurulması gerekmektedir.

 

Bugün Türkiye’de farklı dilleri konuşan etnik unsurlar dillerini yaşatabilmek adına çok büyük çabalar sarf etmek zorunda kalıyorlar. Ve bu konuda takdir edilecek işler yapmaktadırlar. Anadolu’nun zenginliğine büyük katkılar sunan bu kesimler maalesef devlet erkinden yeterli desteği görememektedirler. Kurdukları internet siteleriyle ve kişisel emekleriyle dillerini yaşatmaya çalışıyorlar.Lazcanın yaşatılıp geliştirilmesi konusunda dört yıldır internet üzerinden çalışmalar yapan ve Lazca olarak yayınlanan “kolkhoba.org” adlı site bu konuda önemli bir örnektir. Keza Lazca dili konusunda çok ciddi araştırmalar yapan ve bana bu konuda ciddi kaynak desteği sağlayan “Ali İhsan Aksamaz” gibi insanların gayretleriyle sınırlı kalmaktadır bu çalışmalar. Hâlbuki bu dilleri sahip çıkacak, onları yaşatacak ve Anadolu kültürüne katkı sunacak olan kurumun başta Kültür Bakanlığı olması gerekirdi.

 

Neler yapılabilir;

 

Ali İhsan Aksamaz yıllarca yaptığı çalışmalar sonucunda şöyle bir öneride bulunuyor;

“Öncelikle, Türkiye’nin diğer anadilleri envanteri çıkarılmalıdır. Bu yapılırken, yalnızca Türkçe ile hiçbir akrabalığı olmayan anadiller değil, Azerice, Kazakça, Kırgızca, Özbekçe, Tatarca, Uygurca gibi diller de dikkate alınmalıdır. Biliyoruz ki, nüfus sayım sonuçlarında

adı geçen anadillerin en az iki katı anadili Türkiye’de konuşulmaktadır; bunlar, ad olarak ve kullanıldıkları yöreler olarak tespit edilmelidir. Oluşturulacak ilgili komisyonlar bu anadilleri için Latin alfabesine dayanan alfabeleri oluşturmalıdır. Ardından da, ilk aşamada en az on bin kelimelik temel Türkçe kelime dağarcığı tespit edilmeli ve buna göre bu anadillerin sözlükleri oluşturulmalıdır. Bu sözlükler (varsa diğer alfabeleriyle ve) Latin alfabesine dayalı alfabeleriyle yayınlanmalıdır. İlk etapta ilköğretim birinci sınıf öğrencilerinin düzeylerine uygun masal kitapları ve çizgi filmler radyo ve TV yayınlarında da kullanılabilecek şekilde hazırlanmalıdır. Bütün bunlarla eşzamanlı olarak, bu anadillerle ilgili çalışmaları yürütecek, yani; masal kitapları, ilköğretim öğrencilerinin düzeylerine göre “sosyal bilgiler” ve “fen bilgisi“ vb. kitapları, çizgi filmler, tiyatro eserleri, radyo- TV programlarını hazırlayıp sunacak, gazete ve dergileri yayınlayacak personelin yetiştirilmesi sağlanmalıdır. Bu personelin yetişmesinde, bu anadillerle ilgili ve/veya çalışmalar yapan komşu ülkelerin akademik personelinden de faydalanabilir. Gerek personel yetiştirilmesi gerekse de yazılı, görsel, işitsel vb her türlü materyalin hazırlanmasındaki bütün harcamalar, kuşkusuz ilgili devlet kuruluşları tarafından karşılanmalıdır.”

 

Türkiye gün geçtikçe gelişen, demokratikleşen en önemlisi de zenginliklerini fark eden bir ülke. Artık Türkiye’de anadil denildiğinde akla“bölücülük” gelmemelidir. Çünkü ülkeleri dil değil adaletsizlik böler. Ayrıca sürekli olarak “ya diğerleri de isterse “ sendromundan da kurtulmamız gerekmektedir.Bu ülkede diğerleri de hak talep edecek/etmelidir de.. Hükümetin görevi ise ülkenin birlik bütünlüğünü dikkate alarak hak taleplerini insan hakları ve evrensel hukuk gereğince yerine getirmektir.

 

Not: Ali İhsan Aksamaz’a konuyla ilgili katkılarından ötürü teşekkür ederim..

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 2786 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri