Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Uğur CANBOLAT

İki Dağın Arasında Kalmışam!...

16 Mayıs 2012 Çarşamba

En sevdiğim türkülerdendir.

Benimle kısa arkadaşlık yapan birisi bile mutlaka bu türküyü bilir. Nedenini bilmiyorum ama sık söylerim…

Söz döner dolaşır yerini bu türküye bırakır.

Pek de keyifli olur.

Geçen gün öğretmen bir arkadaşım aradı. Güncel konumuzu değerlendirdikten sonra, “Biliyor musun ben yine iki dağın arasında kaldım” dedi.

Türküyü söylemenin yine vakti gelmişti… Telefonla da olsa yine söz oraya düğümlendi.

Bazı kelimeler kilit açarlar… Ruhumuza dokunur… Ürpertir. His musluğumuz açılıverir.

Kelimeler canlanır. Kanatlanıp gönül göğümüzde uçmaya başlarlar. Her kanat çırpışları başka bir heyecan verir.

Bizi hazzın doruklarına çıkarır.

Kimi zaman da hüznün katmerli derinliklerinde dolaştırır.

Bu da güzeldir. En insani yanımızı tanırız. Daha iyi dokunuruz.

İki dağın arasında yaşarız çoğunlukla…

Akıl ile gönlümüz arasındaki gidiş gelişlerimiz bunlardan biridir. Bu gelgitler bizi girdaplara da atar. Nefessiz bırakır.

“Doluya koydum olmadı, boşa koydum olmadı” durumudur tam da…

Bazen bir yan ağır basar o yöne seğirtiriz. Bazen de diğer yana… Öyle anlar olur ki, bunalırız bu gidiş nereye sorusuna bir türlü doğru ve tatmin edici cevabı bulamayız.

İki dağ arasında koşar dururuz.

Yorgun düşeriz.

Tam da bir dostun gönül kapısını çalma vaktidir.

Hayatımızda bu dağlar hiç de az değildir.

Varlık ile yokluk birer dağdır.

Sevgi ile nefret, koşmak ile kaçmak…

Sevmek ister bir yanınız… Sevgi ile sular seller gibi akmak istersiniz. Yüreğiniz aşka açıktır. Baharlar taşırsınız içinizde… Ama diğer dağ sizi bundan uzak tutar.

Size aşağıda yazısını sunacağım usta yazar Gürbüz Azak şöyle der:

“Önüm sıra sevdiklerim geçer. Bir de seni sevdim diyemediklerim”

Aramak istersin, güzel cümleler kurmak istersin. Bu dağın altından billur gibi sevda sözcükleri doğar. Dağın eteğinde gürül gürül akan su gibi… Ama söyleyemezsin… Söylersen dilin yanar. Söylemezsen yüreğin…

Karacaoğlan gibi olursun… Ne diyordu ozanımız?

“Sevsem öldürürler sevmesem öldüm”

Tam da iki dağın arasında kalmışlık hali…

Bir yanın ara der, diğer yan elini tutar.

Bir yanın söyle der, söyle de yanmasın yüreğin. Ama söyleyemezsin…

Bir yanın git der. Yâre varmayan ayak neylesin diye seslenir. Ama diğer dağ mani olur… Gidemezsin.

Cömertlikle cimrilik de öyle… Bir yanımız sehavet taraftarıdır ama diğer taraf sürekli “Verme verme” çığlığı atar. Sana lazım der! Korkutur.

 Eşi ile kayınvalidesi arasında kalan gelinler de aslında iki dağın arasında kalmış sayılmazlar mı?

Göz ile gönül arası,

Akıl ile fikir arası,

Söylemek ile susmak arası,

Gitmek ile kalmak arası hep iki dağın arası değil midir?

Sorular zihnini Çıfıt çarşısına çevirir!

Göz ile görmek arası kaç niyet?

Sevgi ile yürek arası kaç mil?

Akıl ile gönül arası kaç acaba?

El ile yordam arası kaç yoklama?

Sevda ile aşk arası kaç kor?

Dil ile demek arası kaç yangın?

Yar ile yâr arası kaç niyet?

Niyet ile emel arası kaç gayret?

Su ile dudak arası kaç hamle?

Arzu ile vuslat arası kaç dünya?

Gece ile sabah arası kaç inilti?

Bu konuda söyleyecek çok söz var!..

Pek çok kişi için de sanırım durum böyledir.

Dilimize geldiği halde, ya da şartlar uygun olmadığı için bu hallere yutkunur geçeriz.

Dağın birini dolanmaya çalışırız çevresinden… Yol ver deriz.

Yâre olaşmak isteriz…

Ama ne mümkün!..

En sonunda dilimize ‘Ölürüz hasret gideriz’ cümlesi dolanır…

Ya da ‘İki dağın arasında kalmışam’ türküsü…

Ben üçüncü bir yolu tercih ederim bazen… Boğazın en kuytu bir yerine oturur seslenirim.

Yürekten…

Sevdiğime sadece…

Beni Reva’ya götürür müsün? derim.

İki dağın arasında kalmışlara sade gülmek değil, ağlamak da yakışır.

Hem de çok!

Benim yıllardır dosyamda sakladığım, en tenha zamanlarımda okuyup ağladığım zaman zaman dostlarıma da okuduğum bir yazı var. Üstad Gürbüz Azak’a ait… Yeri gelmişken beni içimden yakalayan ve hiç bırakmayan bu yazıyı paylaşmak istiyorum.

_________

Beni Reva’ya götürür müsün?

İNSAN eğlenmeli, sevinmeli, vakit varken gülmeli. Kâfi değil.
İnsan ağlamalı da.
* * *
Gözlere görmek yetmiyor. Bakmalar, seyretmeler, dalıp gitmeler yetmiyor. Dikkat ettiniz mi bilmem, ağlamak herkese yakışıyor.
Emekliydi, seksen yaşında bir ihtiyardı. Her hafta Perşembe ikindileri atölyeme uğrar, bir köşeye çöker, süzüm süzüm ağlardı.
Bir seferinde sordum:
-Niye? Gözlerime acılı bir yalnızlıkla baktı:
-Hiç akrânım kalmadı ki.
* * *
Dün epeyce düşündüm. Bütün öğretmenlerim göçmüş. Ve sıvaları dökük sınıfları, harap sıraları paylaştığım; tek zıbınlı, bol üşümeli arkadaşlarım bir bir gitmişler.
Demek, bizim de gözyaşı mevsimimiz geldi. Giderek yalnızlaşıyoruz.
* * *
Hayran olduğum, filmlerine koştuğum onca babayiğit aktör; güzeller güzeli, gül bakışlı, dünyanın vurulduğu aktrisler şimdi yok.
Raj Capoor bir filmde, en dökük, en hasta ve en çâresiz haller içinde, elindeki son bozuk paraları bir akşamüstü at arabacısına bükük boyunla uzatıp, Reşit Gürzap’ın o kavuran sesinden:
“Beni Reva’ya götürür müsün?” demişti.
Yol fazla uzundu ama, Reva’ya tam vaktinde geldi Capoor.
Fakir bir kaldırıma uzandı kaldı. Son nefesini veriyorken sevdiği kız Nargis, gelin arabasıyla önde, ardında yığınla atlı insan, yarı karanlıkta “lak lak lak”, az ötesinden geçip gittiler.
* * *
Bîçare ve yıkılmış âşığı kimseler farketmedi. Ama Raj Capoor son nefesini o yoksul kaldırımlarda yapayalnız verirken öylesine mutluydu ki.
“Seni sevdim” diyemediği kadını, çiçeklere ve bembeyazlıklara bürülü kalabalıklar arasından iki saniye de olsa görebilmiş, gözleri yaş içinde usulca ölmüştü.
* * *
“Beni Reva’ya götürür müsün?” Bu dokunaklı cümleyi senelerdir yüreğimde taşırım. Ne zaman yalnız kalsam, vakit geceyse; bir görünmez, halden anlar arabacıya usulca seslenirim: “Beni Reva’ya götürür müsün?”
Götürür... Ve Reva’da aynı kaldırımlarda aynı tükenmişlikle kalakalırım.
* * *
Önüm sıra sevdiklerim geçer. Varlığımı bilmeden... Öylecene.
Ölmelerden beter olurum.
* * *
Reva, Hindistan’da bir fukara şehir. Hayır, içimizde bol sızılı hasret, minicik bir ümit, ya da sevmelerin en tenha durağı.
Reva’larda ağlaya ağlaya ölünüyor. Ama, dünya da dönüyor.
* * *
Döne dursun dünya.
Ağlamak herkese yakışıyor ya.

___________

Gürbüz Azak yazarsa böyle yazar işte…

Ah Gürbüz abi, ne yaptın sen bana böyle!.. 

HABER NAME/ 16.05.2012 canbolatugur@gmail.com/ https://twitter.com/ugurcanbolathttps://www.facebook.com/iyibakkendine

  

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 6350 defa okunmuştur
SORULAR
VEYSEL IŞILDAR
Merhaba efendim hürmetlerimi sunarım yazının tümü muhteşem ama bana o sorular çok çarpıcı geldi.takıldım kaldım. bir süre geçemedim. selamlar
17 Mayıs 2012 Perşembe 00:13
Beğendim (0)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
AH YÜREĞİM
Reyhan Taşkır
Yazıyı okuduğımda Ah Yüreğim dedim gayri ihtiyari.. harika bir yazı oldu Uğur abi. Her yazı da kaleminizin gücünü daha fazla hissediyoruz. Sorduğunuz sorular beynimde dolanıp duluyor. Bir süre daha dolanacak zannediyorum. İnşallag cevaplarını bulabilirim. Selamlar
16 Mayıs 2012 Çarşamba 22:56
Beğendim (0)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
ÖNÜM SIRA SEVDİKLERİM GEÇSİN...
Latif Karlıdağ
Merhaba Uğur bey Sizi yürekten kutlarım. Her yazıda bu kadar içimizdeki kapıları nasıl açmayı başardığınızı inan anlayamadım. Bu kadar bizi yazının içine alan ve bu kadar SANKİ BİZE ÖZEL yazılmış duygusunu okuyucuya veren yazı nasıl mümkün olabiliyır. İnanın anlayamadım. yürek dolusu teşekkür ederim
16 Mayıs 2012 Çarşamba 22:36
Beğendim (1)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri