Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Uğur CANBOLAT

Kapalı Tünel Sendromu!..

13 Eylül 2012 Perşembe

Doğrusu tanımlanmış böyle bir sendrom var mı bilmiyorum. Bir süredir bazı hallerime, dostlarımın bazı tavırlarına bu cümleyi kullanma isteğim var.

Birkaç kez de söylediğim oldu. Duyanlar öyle bir şey mi var dediler.

Bu yönde tanımlanmış bir sendrom olmasa da bazı hallerimizin tam da bu duruma uygun olduğunu düşünüyorum.

Zaman zaman kara gözlükler takıveririz. Her şeye, taktığımız bu kara gözlüklerle bakarız. Olumsuzlarız her ne varsa ve meydana geliyorsa…

Buna isterseniz ‘Biz adam olmayız abi’ sendromu da diyebiliriz. Ya da ‘Ne olacak bu memleketin hâli’ sendromu…

Adının önemi yok yani…

Yaşadığımız bu karamsar hâle dikkat çekmek istiyorum sadece. Meramım bu.

Bu karamsarlık hâli başladığında misafirliğinin kısa sürmesini sağlamak gerek. Malum misafirlik üç gündür.

Fazlası zarar…

Eğer daha fazla kalmasına izin verirsek bizi öylesine bir kuşatıyor ki, tüm benliğimize adeta sirayet ediyor.

Artık biz kendimiz olmaktan çıkıyoruz. Eski olumlu, pozitif olan biz gidiyor ‘Karalara bürünmüş’ bir kimlik kazanıyoruz.

İşte o zamanda dilimiz negatif dönüyor. Var olan hiçbir güzellik gözümüze ışık vermiyor. Gönlümüze neşe katmıyor.

Dünya gözümüzde mateme bürünüyor. Her yer adeta ‘Kerbela’ oluveriyor.

Dünya’da meydana gelen acı olaylar, özellikle de çevremizde yaşanan olumsuzluklar da bu ruh dünyamıza eklenince karamsarlık katmerleniyor. Ülkemizde yaşanan hepimizi dilhun eden olayları zikretmeye dilim varmıyor bile!

‘Kapalı Tünel Sendromu’na yakalandığımızda nimetleri görememe gibi bir belanın içine düşüyoruz.

O zaman şükürsüz ellerin sahibi oluyoruz.

Duasız oluyor dilimiz. Hamdsiz oluyor yüreğimiz.

Rahmet çağırmıyor benliğimiz sürekli musibete hazır bir duruma sürüklüyoruz kendimizi…

Eskilerin şu prensibi ne kadar önemli ve ne kadar muhtacız bu umdeye. Neydi o?

‘Şükür nimeti ziyaleştirdiği gibi şekva da musibeti ziyadeleştirir.’

Önemli bir kural bu… Çok hayati… Üstelik giderek unuttuğumuz, uzak kaldığımız bir prensip.

Bu kurala yapışmaktan başka çaremiz yok, şükreden bir kalbe sahip olmak istiyorsak.

Bir an düşünün…

Şükreden bir kalbe sahip olmayan kişiyi hangi varlık zengin edebilir?

Hangi eğlence mutlu edebilir?

Bundan daha büyük fakirlik olabilir mi?

Geçen gün facebook’tan bir arkadaşım bir film karesi gönderdi... Üzerinde şu cümle yazıyordu:

“Söylesene bir ev ne zaman ev olur?

Tuğlaları döşeyip, boyayı çekince mi, yoksa çayı demleyip, perdeleri çekince mi?”

Bana çok anlamlı geldi. İş yine gelip duyguya, gönle, şükre dayanıyor.

Kısacası bakış açımıza gelip dayanıyor.

Hangi pencereden baktığımızla çok ilintili bir durum… Güzel bakıp, güzel düşünme yetisini kaybettiğimizde akşam çekilen perdenin kazandırdığı mahremiyeti, sıcaklığı anlayamayız.

Bir bardak çayı sevdiğinin elinden muhabbetle içmenin farkına varamayız.

Sevdikleriyle birlikte içtiği bir bardak çaya kıymet biçemeyen diğer nimetlere de maalesef değer veremiyor.

Şükürsüz kalıyor. O zaman zamanda adeta olumsuzluk gayyasından yuvarlanıyor.

Parçasını bulana aşk olsun!

Hadiselere olumlu pencerelerden bakmayı öğrenmeliyiz. Tünele girebiliriz elbette, insanız çünkü. Zaman zaman sabahsız gecelerin zifiri karanlıklarında bulabiliriz kendimizi. Ama yapmamız gereken şey tünelde karanlığa değil çıkışa yani ışığa odaklanmak…

Gecenin boğan, hüzne bulayan korkutucu girdaplarında can çekişmek değil sabahın getireceği aydınlıkla nasıl içimizi, dışımızı ısıtacağımıza kilitlenmektir bize düşen.

O zaman ‘Kapalı Tünel Sendrom’ları bizim için geçici olur.

Tecrübe hanemize yazılır artı değer olarak. Bir bakıma ‘Antraman’ sayılacağından içine çekildiğimiz başka olumsuzluklar olduğunda orada da nasıl bir çıkış yolu bulabileceğimiz hususunda işe yarayabilir.

‘Kapalı Tünel Sendrom’unu sadece fizik hayatımızla ilgili olarak mı yaşarız? Hayır elbette…

Mânâ hayatımızda, kendimize yaptığımız yolculukta da yakamıza yapışabilir. Paşamızdan asılabilir.

Derin ‘Gel-git’lere sürükleyebilir.

Hafakanlar basabilir. Herşeyi yeni baştan sorgulatabilir. Daha evvel sorgu sualsiz kabul ettiğimiz kimi şeyleri ince eletip sık dokutabilir.

Bağlılıklarımızı inceltebilir. Sadakatle bağlandığımız değerlere karşı binbir sualin birlikte kaynağı kazanlara atabilir bizi…

Yaşayabiliriz bunları… Burada da aynı yolu izlemeliyiz.

‘Yeis mâni herkemaldir’sırrınca ümitsizlik her türlü olgunluğa mânidir diyecek ve kendimize nefes alacağımız nurdan menfezler açmalıyız.

Böyle durumlarda ben mürşidim Haluk Nurbaki Hazretlerinden duyduğum reçetelere müracaat ederim.

İnfakını arttırmalısın bu reçetenin ilki… Diğeri ise Sure-i Yusuf’a müracaat etmek…

Muhakkak sizlerinde belli yöntemleri vardır.

İrfan dünyamızın büyüklerinin hallerine, sözlerine, nutuklarına bakmalı bu konularda da…

Benim önerim budur.

Erzurum’lu İbrahim Hakkı Hazretlerinin; “Görelim Mevla neyler, Neylerse güzel eyler” ve Hz. Mevlana’nın; “Bak. Güzel günler yola çıkmış geliyorlar” sözleri üzerinde dikkatle düşünelecek kıymettedir.

Bu irfan yüceleri bize ‘Kapalı Tünel Sendromları’ndan nasıl geçeceğimizi bize en güzel ve kestirme şekilde nasıl geçebileceiğimizi gösteren ışıklardır.

O ışıklardan gönlümüze pay düşürelim.

Ve bu az olmasın!

HABERNAME 13.09.2012 canbolatugur@gmail.com /https://twitter.com/ugurcanbolat/ https://www.facebook.com

 

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 3438 defa okunmuştur
Dert bende ne gezer efendim
Misafir
Şimdi, dertleri uyuttum, bir fincan kahve içeceğim. De ki; yudumlayabilmem için, kahve çekirdeğinin başına neler neler gelir? Önce yanar kavrulur. Sonra keskin dişlilerin arasına girer, paramparça, darmaduman olur. O mis gibi kokuyu yayabilmek için, bütün varlığını dağıtır. Ardından cezvenin içinde kaynayıp köpürerek, kıvama gelir. Başına bütün bunlar geldi diye, hiç acır mısın kahve çekirdeğine? Yoksa en güzel lezzeti aldığını hissederek, gamsız ve müteşekkir, yudumlar mısın? Ben derdi içerim beyim! Bazen, dilim damağım gafletten kuruduğunda yetişen şifalı bir su gibidir. Bazen demli çaya benzer, gönlümü alır. Bazen acı kahve olur, hatrımı çeler. Nasıl içmeyeyim. Bazen mey gibidir, seri hoş kılar. Bazen sırf derttendir ulvî coşkular! Aşk şarabı olup gelmişse hele, vallahi doyulmaz öylesi derde. Zaten o vakit dert demek haramdır. Onu içmek, her kimseye helaldir. N. Nur Türk hanımefendiden alıntı.
26 Eylül 2012 Çarşamba 00:45
Beğendim (0)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
Tunelin sonu Aydınlık
Asiye Yaman
yaradılıstan var olan ruhumuzdaki hüzün melekeleri zaman zaman bu sendromu yaşatıyor.Kimi zaman imtihan olduğunun bilinciyle sabrederiz çAncak bazen de sanki hep mutlu olmak hakkımız mış gibi gelen sıkıntıları haketmedigimizi düsündürür nefsimiz...Muhtesem bır tesbit yaparak tünelden ısığa cıkışın yollarını cok guzel ızah etmişsiniz, yureğınıze sağlık....
14 Eylül 2012 Cuma 18:59
Beğendim (1)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
TÜNELDEYİM
Afife Bilek
İçinde bulunduğum hali çok güzel anlattınız.. teşekkürler
13 Eylül 2012 Perşembe 15:54
Beğendim (1)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
enteresan
Ferhat Güngör
merhabalar önce tıbbi bir yazı sandım. ama okuyunca aslında hepimizin içine düştüğü karamsarlık çukuru olduğunu anladım. teşekkürler
13 Eylül 2012 Perşembe 12:12
Beğendim (1)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
güzel yazı
Tülay Barışkan
Guzel gunler sana gelmez, sen onlara yuruyeceksin!... Hz.Mevlana Kaleminize saglik guzel yaziydi...selamlar...
13 Eylül 2012 Perşembe 01:44
Beğendim (1)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri