Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Ulvi SEVECEN

HOCAEFENDİ VE SÜKUTUN ÇIĞLIKLARI

10 Mayıs 2011 Salı

Çok sevdiği milletine ve insanlığa hizmetten başka hiçbir düşüncesi olmayan muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi ve kendisini her zaman içlerinden biri olarak gördüğü hizmetkar yol arkadaşlarına  karşı ortaya atılan son insafsız iftira, sadece kendi muhiplerince değil, tüm Türkiye’de büyük tepkilerle karşılandı. Bu iftiranın bir siyasi parti lideri tarafından dilllendirilmesi ise hiç de sürpriz olmadı.

Seçim arefesinde ilk zamanlar siyasilerin uslup problemlerinden yakınırken, ondan da öte akla hayale gelmeyecek ahlak dışı söz ve davranışların da sergilendiğini alenen görmekteyiz.  Herkes kendi karekterini sergilemede adeta yarış içerisinde.

Böyle bir atmosferde nedense başı derde giren, siyasi söylemlerinde tıkandığını gören, eksen kayması yaşayan kim varsa, faturayı “hizmet” e kesmekte , okyanus ötesiyle kavga etmeyi büyük rant olarak görmekteler. Fakat son olayda isnad edilen şey, Bülent Korucu’nun dediği gibi bırakın bir hocaefendiyi, düz vatandaşlara söylemeden önce kırk defa  düşünülmesi gereken bir suçlama niteliğinde. Hem de toplumun önünde atılan bir iftira, büyük bir ahlak ihlali. Bunu yapanlar, delillerini ortaya koymadıkları takdirde tarih ve Türk milleti önünde zor durumda  kalacaklardır. Her şeyden önemlisi hayat sonrası ötelerde büyük  bir günahın ağırlığıyla ezileceklerdir.

Hocaefendi, geçmiş ve günümüzde kendisine ve hizmete sırtını vermiş vefalı dostlarına yöneltilen tüm hakaret ve iftiralara  yıllarca kamil bir müminin ortaya koyacağı bir duruşla hiddet ve şiddetini hep içine atarak karşılık vermiştir.

Kendileri, yıllar önce yayınlanan “ Sükütun Çığlıkları” adlı bir makalesinde karşı karşı bırakılan benzer davranışlar sonrası ruh dünyasını dışa yansıtan düşüncelerini şöyle dile getiriyor:

“Yıllar var ki, sükûtun çığlıkları hep sesimin önünde uğulduyor; zulmü lânetlemek, zalimin yüzüne tükürmek, müfterîye ağzının payını vermek, mütecâvizin sesini kesmek, komplocuya "yeter artık" demek tâ dilimin ucuna kadar geliyor ve tabiatımın cidarlarını zorluyor; ama, kimseye bir şey diyemiyor/demiyor; Allah'ın görüp bildiğini düşünüyor, olup bitenleri kaderin mutlak adaletine bağlıyor, bir iki yutkunuyor; sonra da yeniden bütün hiddet ve şiddetimi her zaman muhabbetle çarpan kalbime emanet ediyor; karakter, düşünce ve üslûbumun hatırına herkesin yalan-doğru sesini yükselttiği durumlarda ben bir "Lâ Havle" çekip "Buna da eyvallah" demekle yetiniyorum.

Gerçi böyle davranmak çok defa zalimi cesaretlendiriyor, müfterîyi daha da küstahlaştırıyor, mütecâvizleri saldırganlığa sevk ediyor; ama, ben kendi kendime: "Ne de olsa bunlar da insan, bir gün insan olduklarını düşünür ve bu tür münasebetsizliklerden vazgeçerler." diyor -bu bir hüsnüzan belki de kuruntu- herkesin insafa geleceği bir eşref saat beklemeye koyuluyorum; koyuluyor ve içimde oluşan değişik dalga boyundaki hafakanları ve çok defa mülâyemet hislerimi zorlayan fırtınaları sebepler üstü nevzuhur beklentilerle yumuşatmaya, göğüslemeye çalışıyor; hatta yer yer derûnî bir sükût murâkabesine dalarak âdeta kendi his dünyamın dışına kaçıyorum. Zaman geliyor ki, içimi kanatan bir kısım şeyler karşısında kendime acıyor, bazen de âleme karşı saygılı olayım derken kendime saygısızlık yaptığım hissine kapılıyorum; kapılıyorum ama, yine de her zaman bir zıpkın gibi sineme saplanan onca yalan, onca tezvîr, onca şeytanî plan karşısında dönüp nefsime: "Tâ baştan derdi derman kabul ettiğine göre, bu şikayet tavrı da neyin nesi? Dişi olan elbette ki ısıracak, pençesi olan da parçalayacak; hakkı kuvvette görenler mevcut olduğu sürece bunu değiştirmeye de kimsenin gücü yetmez; öyleyse herkesi hoş gör." deyip çığlıklarımı içime gömüyor ve duygularımı sükûtun çığlıklarıyla dillendiriyorum.

Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, düşmanlığa kilitlenmiş kimselerin hadd ü hesabı yok, kinle-nefretle oturup kalkanlar, lânetle anılan cebbarlara rahmet okutturacak kadar insafsız, -benim olup bitenleri kalbimde yumuşatmam realiteleri değiştirmez- çokları ağızlarını her açışlarında firavunların gayzıyla köpürüyor; dinmiyor hiddetleri-şiddetleri ve doymuyorlar yakıp-yıkmaya, asıp-kesmeye, sorgusuz infaza; hemen her zaman bir "He-man" edasıyla kılıçlarını göklere doğru kaldırıyor ve "Güç bende!" diyorlar. Dünya bir baştan bir başa "hak, hürriyet, demokrasi, insan hakları.." gibi nakaratlarla inliyor; ama, hak kaba kuvvetin elinde zebûn, hürriyetin boynunda üst üste esaret tasmaları, demokrasi uygulayıcıların keyfine göre yorumlanan bir ucûbe..

……………………

Ben şimdilerde, olup biten bunca fezâyi ve fecâyii, o kendime has dar tarassut ufkumdan seyrediyor ve içimden "Ey Rab, ne kadar Halîm'sin! Bunca tagallüp, bunca tahakküm, bunca baskı ve bunca hakla, hürriyetle, demokrasiyle alaya rağmen Sen bütün bunları yapanlara mehil üstüne mehil veriyorsun." diye mırıldanıyor; bir kere daha, "Lâ Havle" çekiyor ve artık tabiatım hâline geldiğini zannettiğim o hayret ve dehşet televvünlü sessizliğime gömülüyorum.

Vakıa, haksızlık, zulüm ve tecavüz karşısında mutlak sükût şeytana mum yakma mânâsına gelir ve Nebî beyanıyla mezmumdur. Ne var ki, bir mü'min hiçbir zaman mutlak mânâda susmaz; eli-kolu bağlansa ağzını kullanır; ağzına fermuar vurulsa heyecanlarıyla duygularını seslendirir; bütün bütün tecrit edilip çevreyle alâkası kesilse içten içe hafakanlarla gürler ve sürekli mağmalar gibi köpürür durur.

Onun sessiz gibi duruşu, bir karıncayı bile incitmeyecek kadar incelik ve şefkatinden, emniyet ve güven felsefesinden, insanî değerlere saygısından, herkese merhametinden ve her işini Allah'a havale etmesinden ileri gelmektedir. Her şeyden evvel o bir denge insanıdır.

Izdıraplarını sinesine gömer, hâlden anlamayanlara ızdıraptan söz etmez; içten içe fırınlar gibi yansa da yutkunur fakat asla ses çıkarmaz; ölür ölür dirilir ama bunu kat'iyen kimseye hissettirmez.

Bu itibarla da hiç kimse onun nasıl bir alev topu ve bir kor yığını olduğunu tamamıyla bilemez; onu da kendileri gibi görür, kendileri gibi sanırlar. Oysaki, eğer onun inancı, tabiatı ve yaşatmaya adanmış o hasbî ruhu müsaade etseydi de sinesinin heyecanlarıyla bir kere olsun gürleyiverseydi, bütün saksağanlar seslerini kesip kuytu bir yer aramaya duracak ve bütün yarasalar da karanlık inlerine çekilip sükût murâkabesine dalacaklardı. Ama o, tam bir güven ve emniyet insanıdır, karakterinin gereğini yerine getirmede de fevkalâde hassastır. İncinse de kimseyi incitmez, kendisine zulmedilse de o asla can yakmaz.

Aslında, onun ruh dünyasında her zaman birbirinden daha ürpertici hüzün resimleriyle, milletini içinde bulunduğu gâilelerden kurtarma humması iç içedir; hafakan ve ızdırapları dâim, beyin fırtınaları ve diriliş hamleleri de mütemâdîdir.

…………………………………

İşin aslına bakılacak olursa, heyecan ve ızdırap hem kaderimiz hem de talebimiz oldu. Şahsımız hesabına yaşamayı bir bencillik saydık ve çok defa böyle bir telakkîyi de tiksinti ile karşıladık. Başkalarını yaşatma ve ebedî saadete hazırlama âdeta tutkumuz oldu; hem öyle bir oldu ki, bu dünyadan göçtükten sonra eğer yeniden bir kere daha bu âleme dönme söz konusu olsaydı ve bu yeni hayatın seçeneği de bize bırakılsaydı, biz yine "yaşatma" diyecek ve gerçek insanî ufka kilitlenerek her yanda insanlığı "ba'sü ba'de'l-mevt"'e götürecek mülâhazalarla nefes alıp verecek.. horlanıp hakir görülmelere aldırmayacak.. irtica yaygaralarına pabuç bırakmayacak.. iftira, tezvîr ve çeşit çeşit isnatlarda bulunanlara küsmeyecek, gönül koymayacak.. en amansız ve imansız tecavüzleri, tasallutları dahi sinelerimizde yumuşatacak, içimiz ağlarken gülmesini bilecek ve kimse incinmesin, insanlar rahatsız olmasın diye hafakanlarımızı içimizde baskı altına alıp sustuğumuz aynı anda his dünyamızdaki mağmaların gürültüleriyle oturup kalkacak ve hemen her zaman insan olarak yaratılmış olma özel konumuna göre bir duruş içinde bulunmaya çalışacaktık...

Kim bilir, belki de işte o zaman, birkaç asırdan beri şefkat, merhamet, adalet.. gibi gerçek insanî değerleri unutmuş pek çok kaba ve haşin tabiat umulmadık şekilde yumuşayacak ve insan olarak yaratılmış olmanın gereklerine yönelecektir.

Gelecek adına görülen rüyaların gerçekleşmesi adına daha bir hayli sükuta ihtiyaç var ve ihtimal işte bu sükutun arkasında o beklenen bahar....( Örnekleri Kendinden  Bir Hareket, Çağ ve Nesil 8, s.214-221, İst 2004 )

Yorumunu sizlere bırakıyorum...

 ulvi_sevecen@hotmail.com

 

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 3864 defa okunmuştur
efendinin don durumu nedir.
hafsa halisi
sayın yazar ,değerli okurlar hocaefendi için her kafadan bir ses çıkıyor,kimine göre veli, kimine göre ise pensilvanyadaki sahibinin sesi deniliyor, kimi erzurumlu,kimi bitlisli diyor, kimi şeyh saidin akrabası gibi pek çok rivayetler dolaşıyor ancak en önemlisi Şu anda ne düşündüğü ve hangi fikirde olduğunu bilmek çok önemli olsa gerek, bunu samimi biçimde açıklarsa sorular çevap bulmuş olur ayrıca şaibeden kurtulmuş olur,insanlarda bilmeden günaha girmekten kurtulurlar zira pek çok insan onu apo ile aynı kefede tartıyorlar günah değil mi, bir mülüman bir ermeni ile aynı kefede olabilir mi ? hoca efendi son durumunu, ülkemin üniter yapısını sonuna kadar desteklediğini belirtsin ki pek çok bühtanlar boşa çıksın ricamız olacak Allah Bu millete ve bu ülkeye hainlik edenlere acımasın selam ve dua ile
20 Mayıs 2011 Cuma 16:49
Beğendim (0)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
yorum yapmayı bile bilmiyoruz..
Ahmet
Yazının içeriğine bakıyorum tenkit yüklü yorumlara...Hiç mi hiç alakası yok. Diğer bir çok yazıda da hep karalama ötekiyi kabullenmeme var. Takıntılar var. Üzerinden on sene geçmiş olan bir olayın ayrıntısını nasıl öğrenemez insan. Niçin bu farklılıları zenginlik kabul edemez. Niçin Mevlana gibi duruş yapamazlar .Ama zor. kamil İnanç ister, halıkın yarattığına saygı ister, tıpkı atalarımız gibi.
18 Mayıs 2011 Çarşamba 15:54
Beğendim (0)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
Diyalogculara Vatikanı Soralım
Hasan Can
Hz. Peygamber Efendimiz (sav) ve halifelerinin, Onun hakiki varisleri olan alimlerin hayatlarında diyalog pratiğini bulamazsınız, göremezsiniz. Ancak, tebliğ vardır. Ilımlı İslam, Ortodox tipi İslam vs. safsata ve oyunlarla hakiki İslamı diyaloculuğa indirenler hüsrana ugramadan düşünmekte, tefekkür etmekte fayda var. Bir zahmet Kuran-ı kerimi açın, ilgili ayetlerde Mevlamız ne buyurmuş okuyun. Selamlar
14 Mayıs 2011 Cumartesi 02:11
Beğendim (1)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
İçerik
Hasan b.
Peki içeriğini biliyor musunuz? Yoksa ard niyetli insanların karalama hareketlerinden biri olduğunu düşünemiyormuyuz veya ufuk darlığı... Eminim o diyelogun temelinde Mevlanaca bir duruş var. Onun hayatını ve düşüncelerini incelediğimizde bunu anlayacağız.Ben örneklerini yazmak istemiyorum adres veriyorum. Bir zahmet merak edip vakit ayırıp anlamaya çalışalım bu davranışı...
12 Mayıs 2011 Perşembe 22:57
Beğendim (0)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
Vatikana Mektup
Vatikana Mektup
Vatikan'a Yazılan Mektubun Altında Kimin İmzası Var? diye soruyorum..
12 Mayıs 2011 Perşembe 22:19
Beğendim (0)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri