Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Ulvi SEVECEN

ŞAM SEYAHATİ “Şam- Şerif ve İlk Osmanlılar -3”

02 Mayıs 2011 Pazartesi

Mevlevihane’nin önünden devam edildiğinde sokak aralarından Merce Meydanı’na giriliyor. Diğer bir ismi  Şüheda Meydanı. Meydanın tam ortasında bir sütün üzerinde tanıdık bir caminin maketi yer alıyor. Bu cami İstanbul Barbaros Bulvarı’ndaki Yıldız Cami’nin maketi. Sultan II. Abdülhamit Han tarafından telgraf  hattının Şam’a getirilmesi üzerine ona atfen teşekkür ve minnet mahiyetinde inşa edilmiş.

Şam şehri ilk olarak bir çok kapısı olan sur içinde kurulmuş. Sur içi eski şehir olarak biliniyor. Günümüzde turistik bir mekan ve ucuz alışveriş merkezi haline gelmiş.

Bu kadim şehre gelen yabancıların yoğun olarak alışveriş yaptığı  mekanlardan biri de I. Abdülhamit tarafından inşa edilmiş, II. Abdülhamit tarafından 1863 yılında ise tekrar elden geçirilerek son halini almış Hamidiye Çarşısı. Tıpkı İstanbul’daki  Kapalıçarşı gibi. Ticari hayatta önemi çok büyük bir alışveriş merkezi.

Hamidiye çarşının bitiminde Bizanslılardan kalma çarşı kalıntıları  – Memlüklüler dönemindeüzerine hak edilerek/ yazılarak  çarşı ve aşayişle alakalı önemli fermanlar yazılıp ahaliye duyurulurmuş – ziyaretçileri muhteşem bir eserle buluşturuyor; dünyanın en eski ve en görkemli mabetlerinden Emevi (Ümeyye) Cami

Emevi Camii, 1911 yılında 35 yaşlarında ilmiyle, takvasıyla kendini İslam alemine kabul ettirmiş Anadolu insanı mütefekkir, alim Bediuzzaman Said Nursi’nin de “Hutbe-i Şamiyye” olarak bilinen, hutbesini de irad ettiği yer.

Bediuzzaman, Şam’a yaptığı bir seyahat sırasında Cuma namazı için Emevi Camii’ne gelir. Bir süre sonra bir ses işitilir: “Bediuzzaman aramızda!” Cemaatte izdiham olur. Onbini aşan cemaat, yüze yakın alimin ısrarları neticesinde bu hutbesini irad eder.

Bediüzzaman, gelecekteki Kur’ân ve İslâm medeniyetinin üstünlüğünden bahsederek yığınlara yepyeni bir gurur hissi aşılıyor ve onun etkili sözleri hutbeye katılanlar tarafından büyük heyecan ve hevesle karşılanıyordu.
Bediüzzaman hutbesinde, insanlığın geleceğe doğru ilerlemesi için yüzleşmesi gereken “altı dehşetli hastalıktan” bahsetmekteydi. Bunlar:

Ümitsizlik, yalancılık, husûmet, istibdat, ihtilâf ve ferdiyetçilikti…

Günümüzde Suriye’de halk, özgürlük ve hak adına geleceklerini şekillendirme noktasında istibdat/ diktatörlükle yüzleşme ve mücadele içerisinde…
 

Bediüzzaman, özelde İslam toplumlarının genelde  insanlığın gelişmesi için, medeniyetlerin toplumların yakalandığı bu altı dehşetli hastalıkla mücadele metotları geliştirmesi gerektiğini ifade ediyordu. Said Nursî, ümitsizlik hastalığının “umut” ile yok edilebileceğini açıklar. Hutbesinde Bediüzzaman, İslâm dünyasının geleceği ile ilgili iyimser olduğunu ve ümidini tarif ve tasvir eder.

 O, “ Yeis en dehşetli hastalık ki, İslam aleminin kalbine girmiş. İşte o yeis ki bizi öldürmüş gibi. Garpta/batıda 1-2 milyonluk küçük bir devlet, şarktaki/doğudaki 20 milyon müslümanı kendine hizmetkar ve vatanlarını mütemleke/sömürülmüş hükmüne getirilmiş…” sözleriyle müslümanların maruz kaldığı hastalıkları bir doktor gibi tesbit edip, Kur’an eczanesinden çareler de sunar.

Onun öngörüsü, geleceğin yalnız ve ancak İslâm’ın olacağı ve Kur’ân’ın ve imanın hakikatlerinin hükümferma olacağı şeklindedir.

Bir hatıra:

Bu hatıra Ali Uçar Ağabeyin, Ali Sert Hoca ve Fahrettin Hocadan bir vesile ile dinlemiş olduğu Hutbe-i Şamiye ile alakalı  hatırasıdır;

“Üstadımızı o gün dinlemeye gelenlerden birisi de Suriye ulema ve evliyasından Şeyh Bedrettin`dir. Sair günlerde münzevi bir hayat yaşayan ve sadece Cuma günleri kendi hanesine en yakın mescide cumaya gidip tekrar evine dönen, insanlarla münasebeti çok az olan ve halk arasına pek çıkmayan Şeyh Bedrettin, İmam Nursi`nin geldiğini ve Emevi Camii’nde hutbe irad edeceğini işitince mezkur adetini değiştirir ve hizmetinde bulunanlardan kendisini o Cuma Emevi Camiine götürmelerini ister. Cumadan sonra inzivagahında mürid ve talebelerine şöyle buyurur; “ ben bu genç hocayı dinledim, kanaatım geldi ki bu genç İslam ilimlerinde artık bir sondur, daha kimse Onu geçemez.” http://ahmetkatin.blogcu.com/bir-asir-sonra-hutbe-i-samiye/9588937

Osmanlı’nın bu topraklarda bıraktığı izlerden bir diğeri de Selahattin Eyyubi’nin türbesinin yan tarafında, beyaz mermer taşlarlardan oluşan üç hava şehidimizin mezarlarıdır. Mezar taşlarında ay-yıldız bulunan bu mezarlarda Yüzbaşı Fethi, Üsteğmen Sadık ve Üsteğmen Nuri Bey’lerin naaşları bulunuyor.

Osmanlı,1903’de ilk defa Amerika’da daha sonraları 1906’da Avrupa’da gerçekleşen ilk uçuş denemelerine ilgisiz kalamaz, Fransa, İngiltere ve Almanya’ya yetişmeleri için havacı subaylar gönderir. Onlar tahsillerini sürdürürken bir yandan da halktan “İane-i Milliye” adı altında para toplayarak Avrupa’dan iki uçak satın alınır,birine kampanyanın adı ile özdeşleşen “Muavenet-i Milliye”, diğerine ise Prens Celalettin adı verilir.İlk uçak tesisimizse şimdiki Atatürk Havaalanı’nın bulunduğu yere kurulur. Eylül 1913’de Fransız Hava Kulübü’nün üç uçağı bu alanda gösteri uçuşları yapıp, Kahire’ye doğru yola koyulduğunda Osmanlı askerleri bunu bir onur ve gurur meselesi haline getirir. Buna mutlaka cevap verilmeli ve “müslümanların bu yarışta geri kalmayacakları ispatlanmalı” düşüncesi kabul edilir, iş teknolojik bir şova dönüşü verir.

Enver Paşa’nın isteği üzerine 8 Şubat 1914’te Yeşilköy’den Muavenet-i Milliye’nin pilotu Fethi Bey, yardımcısı Sadık bey ve arkalarından Nuri  Bey’in kullandığı  uçak Prens Celalettin havalanır. Fethi Bey uçağı ile Torosları açmayı başarır önce Adana daha sonra da Halep’e iner. İki hafta boyunca Şam ve Beyrut’ta gösteri uçuşlarına katılan ekip, 27 Şubat günün Kudüs’e gitmek için havlandıktan 80 km sonra Taberiye gölü civarındaki Cehennem Vadisi üzerinden geçerken kuvvetli bir hava akımı kapılıp şehit olurlar. Şehitler, on bin kişinin katıldığı muhteşem bir merasimle bu yere defnedilirler.

Onur mücadelesi bitmez. Kahire’ye uçma emri bu defa arkadan gelen uçağa verildiğinde Üsteğmen Nuri Bey ve arkadaşı 11 Mart günü Yafa’dan havalandıktan çok kısa bir süre sonra denize düşer. Nuri Bey de şehit olur, o da kalabalık bir cenaze merasimiyle Şam-ı Şerif’in kadim toprağına emanet edilirler…

1517’de Yavuz Sultan Selim’in ilk adımıyla Şam-ı Şerif’in bedenine üflenen ilk Osmanlı ruhu, günümüzde de geçmişin görkemini ziyaretçilere fısıldamaya devam edecektir...

 

ulvi_sevecen@hotmail.com

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 3030 defa okunmuştur
Türk Şehitliği
Hamid
Ben Türk şehitliğinde medfun subaylarımızın 1.Dünya Savaşı sırasında uçaklarıyla savaşırken şehit olduğunu düşünüyordum.Fakat siz ve o gün rehberimizin de anlattığı gibi "müslümanların onurunu kurtarma" düşüncesinden kaynaklandığını öğrendim. O dönemde bile bir çok sıkıntılar yaşandığı halde bu duygunun önde olması çok önemli.O duygunun günümüzde de öne çıkmasını arzu ediyorum.
02 Mayıs 2011 Pazartesi 14:13
Beğendim (0)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri