Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Ünal SADE

Monşer İbranice Bilmiyormuş!...

14.01.2010 01:46

Monşer İbranice Bilmiyormuş!...  

 

Bir kare fotograf:

 

İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon yüksek bir koltukta oturuyor, kasıla kasıla,

 

Önünde bir sehpa ve üzerinde bir İsrail bayrağı.

 

Karşıda bir alçak koltuk ve o koltukta maalesef üzülerek ifade edeyim “süklüm püklüm” oturmuş karşısındaki kendisine sert sert bakıp konuşurken gülümseyerek oturan Türkiye Cumhuriyeti İsrail Büyükelçisi “Oğuz Çelikkol”

 

Medya orada ve bu görüntüleri kaydediyor.

 

Büyükelçiye hiçbir şey ikram edilmiyor ve Ayalon İbranice olarak:

 

“Bizim altımızda oturduğunu ve burada sadece bir bayrak bulunduğunu görmesini istiyoruz” diyor.

 

Büyükelçimiz nezdinde Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk halkının aşağılandığı bu olayı bütün yönleriyle biliyorsunuz.

 

 ayalon_0.jpg

 

Konuya burada bir mola verip Ömer Seyfettin’in hepimizin bildiği bir hikâyesine götürmek istiyorum “Pembe İncili Kaftan

 

Çok iyi bildiğimiz bu hikâyeyi sizlere hatırlatmak istiyorum. Buyurun işte kısa bir özet:

 

Osmanlı devletinin başında hikâyeye konu olan dönemde Şah İsmail adında bir bela vardı. Vezirler Şah İsmail’e Padişah’ın mesajlarını ulaştırmak üzere görevlendirilecek bir elçi belirlemek için toplanmışlardı

 

Gönderilecek elçi cesur, ölümden korkmayan, devletin şanına yakışacak bir kişi olmalıydı. Sarayda, Enderunda, divanda böyle bir kişi yoktu.

 

Vezirlerden biri Muhsin Çelebi isimli birisinin bu göreve uygun olduğunu söyledi. Bunun üzerine Muhsin Çelebi Sadrazam tarafından Saraya çağrıldı.

 

Peki kimdi bu Muhsin Çelebi.


Muhsin Çelebi: Cesur, doğruluktan ayrılmayan, ölümden korkmayan, akıllı, bilgili, Allah’tan başka kimseye boyun eğmeyen, hali vakti yerinde, garibi, zayıfı gözeten bir baba yiğitti.

 

Muhsin Çelebi sadrazamının huzuruna alındı.

 

Sadrazam ondan el etek öpmesini beklerken Muhsin Çelebi karşısında dimdik duruyordu Sadrazam onun bu hareketine kızmasına karşın ona elçilik teklifinde bulundu

 

Muhsin Çelebi bu görevi devleti için kabul edeceğini söyledi. Elbette ki bu büyük devletin elçisi; atları, hademeleri ve giysileriyle ihtişamlı olmalıydı. Muhsin Çelebi bu giderleri, sadrazamın ısrarına karşın, kendisinin karşılayacağını söyledi. Çünkü o devleti için fedakârlığın karşılıksız olması gerektiğine inanıyordu

 

Giderler için bütün varlığını rehin vererek tüccarlardan on bin altın aldı. Bu parayla ihtiyaçları karşıladı. Bir de Sırmakeş Toroğlu’ndaki: Kumaşı Hint’ten incileri Venedik’ten gelme pembe incili kaftanı sekiz bin altına aldı.

 

Hazırlıklarını tamamladı.

 

Ailesini akrabalarına emanet ederek yola koyuldu. Tebriz’e ulaşan Muhsin Çelebi Şah’ın huzuruna alındı. Padişahın mektubunu öperek Şaha uzattı. Ayağı öpülmeyen Şah sapsarı kesildi.

 

Muhsin Çelebi sağına ve soluna baktı oturacak bir şey olmadığını gördü. Bunun kendisini ayakta beklemeye mecbur bırakmak için yapılmış bir taktik olduğunu anladı. O göz kamaştıran kaftanını tahtın önüne serip üzerine oturdu. Şah, vezirleri ve komutanları aptallaşmıştı…

 

Muhsin Çelebi daha sonra huzurdan izin istemeden ayrıldı. Kapıdan çıkarken Şah’ın askeri kaftanı arkasından yetiştirdiler.

 

Muhsin Çelebi sesini yükselterek ‘Biz asla yere serdiğimiz şeyi bir daha sırtımıza koymayız’ diyerek oradan ayrıldı.


Muhsin Çelebi sağ salim ülkesine döndü. Pembe incili kaftan ortada yoktu. Herkes pembe incili kaftana ne olduğunu merak ediyordu. Fakat o bu yaptığını anlatacak kadar küçük bir insan değildi. Elçilikten kalan malzemelerini satarak küçük bir bahçe alan Muhsin Bey artık varlıklı bir insan değildi. Üsküdar pazarında sebze meyve satarak geçimini sağlamaya başladı. Düştüğü bu acı durum karşısında o hiçbir zaman yaptığı fedakârlıkla övünmedi

 

Hikâyeyi okuyunca konunun nereye geleceğini sanırım anlamışsınızdır.

 

Ben Dışişleri Bakanımız, Başbakanımız, Cumhurbaşkanımız nasıl tepki göstermiş İsrail özür dileme çizgisine nasıl getirilmiş konusuyla hiç ilgilenmiyorum.

 

Beklenen özür geldi diye mutluluktan uçacak da değilim.

 

Bunlar zaten olacaktı olmalıydı…

 

Benim takıldığım husus kendisine oynanan oyun için: “bilseydim salonu terk ederdim” diyen ve İbranice bilmediği için yaşadığı “çirkin oyun” u fark edemediğini söyleyen Büyükelçimizdir.

 

Sayın Büyükelçi siz 35 yıllık bir diplomatsınız “İbranice” bilmiyorsanız vücut dili de mi bilmiyorsunuz?

 

O tabloyu tahlil etmek için dil bilmeye gerek var mı?

 

Hem Amerika’nın Ankara Büyükelçisi James Jeffrey Türkçe biliyor, İsrail’in Ankara Büyükelçisi Gabi Levi Türkçe biliyor da siz neden İbranice bilmiyorsunuz?

 

Yine aynı soruyu soruyorum. 35 yıllık diplomat olarak o olayı tahlil edecek gözlem kabiliyetiniz yok mu?

 

Doğrusu beni İsrail’in aşağılamasından ziyade Büyükelçimizin tutumu üzdü.

 

Mademki Büyükelçimiz bir “Muhsin Çelebi” basireti gösterememiştir.

 

Asıl bu sebeple çağıralım Ankara’ya…

 

İbranice öğrensin emeklilikte lazım olur.

 

unalsade@mynet.com

 

 

 

 

Dikkat: Yayınlanan bu yazının/haberin tüm hakları habername.com Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi yazının/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir.
Bu yazı toplam 7012 defa okunmuştur
mon cher
Ramazan
Ekşi Sözlük'ten bir monşer maddesini bilginize sunarım "12.bundan bir 40-50 sene kadar önce.. türkiye'nin dış politikada bugüne nazaran neredeyse hiç sorunu yokken.. kıbrıs meselesi yok, ermeni sorunu yok, pkk yok vs vs. kaymak tabakası var türkiye'nin, onların yurtdışında tahsil almış, porselen kadar değerli ve narin ve kibar çocukları var. o zamanlar belirli büyük yerlerde temsilciliklerimiz var sadece. büyüyünce büyükelçi olmaya tercih eden bu süper tahsilli çocuklar dertten tasadan uzak bu temsilciliklerde takılıyorlar. bu kesime "monşer" diye hitap ediliyor. yani "azizim". neden? çünkü onlar kendi aralarında frankafonluklarının da verdiği alışkanlıkla birbirlerine böyle sesleniyorlar. halktan über kopuklar, halkı ziyadesiyle hakir görüyorlar, halka katiyen inemiyorlar değil, inmiyorlar."
18 Ocak 2010 Pazartesi 08:49
Beğendim (0)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
Osmanlı Elçisi
Ahmetcan
Muhsin çelebinin ziyaretine ekleyeceğim bir şey var: İran şahının huzuruna çıkanlar küçük bir kapıdan eğilerek girmek zorunda kalırmış.Huzura eğilerek girmeleri için özellikle kapı küçük yapılmış. Ancak Muhsin çelebi bu işi anlamış eğilerek girmemek için huzura geri geri girmiş.
16 Ocak 2010 Cumartesi 17:18
Beğendim (0)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
halk adamı!
can yilmaz
pembe incili kaftanla bu konu kel alaka olmus bu bir.. ikincisi abd buyukelcileri turkiye ye gelip iki gunde mi bizim dilimizi ogreniyorlar. israil buyukelcisi de turkce biliyordur emin olun. buyukelcilere monserler diyen bir amir olursa elbette suklum puklum oturur. sorunu biraz da burada arayın derim! ayrıca diplomatik kural nedire gelen cumleler kurarsan, sozumona davos fatihi olursan ki haykırıslar moderatore idi, diplomatik kuralları hice sayıp boyle cevap verirler.. medyanın gozu onunde cereyan eden hakaretin mektupla ozru olur mu diye yazı beklerdim sizden bu arada.. ama bu hukumetin cok buyuk basarısı ya, bunlar monser onlar halk adamı ya!
16 Ocak 2010 Cumartesi 12:35
Beğendim (0)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
Süklüm püklüm
Kelemci
Yazdıklarının tamamına katılıyorum. Sevgili elçimizin Tv ekranların ki o süklüm pülüm hali beni de perişan etti. Demek ki alınacak daha çok yol var dış işlerinde...
15 Ocak 2010 Cuma 16:11
Beğendim (0)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
gabi levi
nuri çakır
Ünal Beyi yazısı için tebrik ediyorum. Bu olaydan kısa bir süre önce Dışişleri Bakanı Davutoğlu büyükelçilerimizin gittikleri ülkenin dilini bilme mecburiyeti getireceklerini açıklamıştı. Bu olay, yapılacak mevzuat değişikliğinin gerekliliğini bir kez daha ortaya koymuş oldu. bir önemli not: israil'in Türkiye büyükelçisi Gabi Levi aslen Bergamalı. Yani Türkçeyi ailesi ve kökleri sebebiyle -epeyce- biliyor.
15 Ocak 2010 Cuma 11:45
Beğendim (0)Beğenmedim (0)
YORUMUN DEVAMI
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri