Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Yusuf KAPLAN

Ergenekon'la “dolmuşa bindirilmediğimizden” emin miyiz?

28 Temmuz 2008 Pazartesi

'Laikçi şebeke'nin Türkiye'nin başına nasıl belâ olduğunu, önünü nasıl tıkadığını, tarihî yürüyüşünü nasıl engellediğini en ağır dille yazan yazarlardan biriyim. Ama bir insan olarak, bir müslüman olarak, ABD'lilerin güdümündeki Soros tarafından finanse edilen fesat yuvası Cumhuriyetçiler Entitüsü'yle -son derece şikâyetçi olmama rağmen- bu ülkenin ilkel laiklik anlayışını ve uygulamalarını aslâ tartışmaya kalkışmayacak kadar kişilikli, onurlu ve asil bir Türkiye çocuğu olarak, Ergenekon davası konusunda ciddî soru işaretlerim ve şimdiye kadar geliştirilen kutuplaştırıcı, Türkiye'yi tam ortadan ikiye bölücü Ergenekon söylemlerine ve operasyonların yürütülüş ve özellikle de medyada yansıtılış biçimlerine ciddî itirazlarım var. Aptal yerine konulduğumuz ve fenâ hâlde “dolmuşa bindirildiğimiz” hissi var içimde.

Ergenekon davası, neyin ve kimin davası? Türkiye'nin hakîkaten düzlüğe çıkmasını sağlayacak ülkemizin önünü tıkayan urların, virüslerin gerçekten temizlenmesi hikâyesi mi bu; yoksa ABD'nin yaklaşık 50 yıldır kullandığı, ABD'nin çıkarlarını korumak için çalışan ama artık işi bittiğine karar verilen, adına ulusalcı denmesine rağmen bu milletin temel değerleriyle, tarih yapmamızı mümkün kılan İslâmî ruhuyla kavgalı laikçi şebekenin tasfiye edilerek ABD için küresel ölçekte daha kullanışlı başka bir “şebeke”nin ikamesi “operasyon”u mu? İslâm'ın ehlileştirilmesi, sekülerleştirilmesi, bizzat kalenin içerden ve derinlemesine ama çaktırmadan teslim alınarak Türkiye'nin ruhunun, bu kez bu ruhu temsil ettiği düşünülen aktörlere “elma şekerleri verilerek” yok edilmesi çabası mı bütün olup bitenler?

Ergenekon “davası”, bütünüyle Türkiye'nin içindeki bir iradenin, fâili meçhul cinayetler, sosyal kutuplaşmalar, hatta türlü iç savaş senaryolarıyla Türkiye'yi yönetilemez hâle getiren, yapay sorunlarla boğuşturan, “laikçilik” yaparak Türkiye'nin tarihte tatil yapan bir ülke konumundan yeniden tarihin yapılmasında kilit rol oynayabilecek bir medeniyet yürüyüşüne soyunmasını akla hayale bile gelmeyecek yöntemlerle önleyen yarım asırlık bir şer şebekesini tasfiye ederek, barış içinde, sağcısı-solcusu, laik olanı ve İslâmî duyarlıkları güçlü olanı ile Türkiye'nin bütün kesimlerini kucaklayabilecek yeni bir Türkiye'nin tesis edilmesi çabasının yollarını açma girişimi mi?

Yoksa, önceden ABD'ye çalışan, milletin burnundan getiren, başbakanlarını astırtan, ev ya da hücre hapislerinde çürüten, başbakanlarını öldürmeye kasteden ucu içerde kökü kesinkes dışarıda iğrenç bir “laikçi şebeke”nin oynadığı rolün, Soğuk Savaş şartlarının nihâyet Türkiye'de bitirilmesine karar veren dünya sisteminin lordu ABD tarafından dünya sisteminin çıkarlarını daha iyi koruyup kollayacak, üstelik de İslâmî kaygıları önceleyen başka bir “ekip”e havale edilmesi operasyonu mu? Eğer böyleyse, yazıklar olsun!

Ayrıca henüz suçları mahkemece kesin olarak ispatlanmayan insanların, istersek hiç sevmeyelim, handiyse bütün televizyonlarda milletin önünde tam anlamıyla şeytanlaştırılması, beni her hâl ve şartta adaletten ve hakkaniyetten yana olan bir Müslüman olarak yeteri kadar tedirgin ediyor.

Benim gerçekten önemsediğim Mümtaz'er Türköne'ye bile “ürpertici” satırlar yazdırtan bir operasyon ve atmosfer, açıkçası beni Ergenekon-sonrası süreç için ürkütüyor: Türköne, Ergenekon iddianamesini okurken, gözünde canlanan manzarayı şöyle tasvir etmiş: “Koskoca bir kaya yerinden oynuyor. Kayanın altını mesken tutmuş haşeratın panik içinde kaçmaya başladığını görüyorsunuz. / Yılanlar, çıyanlar, akrepler, solucanlar panik içinde sağa sola koşuyorlar. Onları koruyan koca kaya kütlesi kalkınca, artık her birini teker teker ayağınızla ezebilirsiniz.” (!) Pes doğrusu!

Bu dil, benim Türköne'den hiçbir zaman beklemeyeceğim kadar ürkütücü ve ürpertici bir dil.

Tekrar ediyorum: Türkiye'nin başına belâ olan, Türkiye'yi fenâ hâlde karıştıran bir fitne ve fesat şebekesinin çökertilmesi, elbette ki, takdirle karşılanacak bir cesaret örneğidir.

Ancak her şeye rağmen eğer yeni bir dünya kuruluyor ve Türkiye'ye de orada yeni bir Truva atı rolü biçiliyorsa, fena hâlde dolmuşa bindirildiğimizi ve ayartıcı bir şekilde dolduruşa getirildiğimizi nasıl olur da göremeyiz, göremiyoruz, anlayamıyorum doğrusu.

Eğer bu “hareket”, “Soğuk Savaş artıkları”nın tasfiyesi hareketiyse, bunun anlamı açıkça şudur: Birileri Türkiye'yi, sahibi aynı olan bir dolmuştan indirip başka bir dolmuşa bindiriyor, demektir bu.

Eğer durum gerçekten buysa, Türkiye'de içeri tıkılanlar, gerçek azmettiriciler değil; yalnızca taşeron. Asıl azmettiricinin yakasına esaslı bir şekilde yapışıp ondan hesap soramadığımız sürece, bu operasyonun, “laikçi şebeke”nin, “Uğur Mumcu'yu, Üçok'u, Kışlalı'yı dinciler öldürdü; Danıştay cinayetini, Cumhuriyet gazetesinin bombalanma hâdisesini dinciler yaptı” diyerek, sözümona “dinci” taşeronu suçlamak ve taşeronu bulduktan sonra da “suçluyu bulduk!” diye nârâ atmaktan ne farkı kalıyor ki?

Asıl azmettiricinin yakasına yapışamadığımız sürece, Türkiye, kolay kolay düzlüğe çıkamayacak, gerçek anlamda özgürlüğüne kavuşamayacak ve yeniden asil bir tarihî yürüyüşe soyunamayacaktır vesselâm.

Bu yazı toplam 2824 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri