Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Yusuf KAPLAN

Frankfurt Nasihatnâmesi: İddianız yoksa, yoksunuz (1)

24 Ekim 2008 Cuma

Avrupa modernliğinin kurucu ülkeleri İngiltere, Fransa ve Almanya'da 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren fuarcılık bir gelenek hâline gelmiş ve bu ülkeler arasındaki ekonomik, siyasî ve kültürel rekabetin küre ölçeğindeki başlıca motorlarından biri olarak köksalmıştır.

İşte Frankfurt Kitap Fuarı, Avrupa'nın kurucu aktörleri arasındaki bu rekabetin bir sonucu olarak doğmuştur ve dünyanın en büyük yayıncılık fuarıdır.

Frankfurt Kitap Fuarı, öncelikli olarak ticarî, dolayısıyla yazarlardan çok yayıncılarla ilgili bir etkinlik. Küre ölçekli devâsâ bir ticarî etkinliğin Almanya'nın Frankfurt kentinde gerçekleştirilmesi elbette ki oldukça anlamlıdır: Çünkü Frankfurt, sadece Almanya'nın değil, aynı zamanda Avrupa kapitalinin (sermayesinin) de kapitalidir (başkentidir).

Belki burada Londra'nın “City”sini (finans merkezini) dışarıda tutmak gerekebilir. Avrupa demek, Almanya demek olsa da, Londra'nın “City”si, cüssesi ve etki-gücü bakımından hâlâ Avrupa kapitalizminin “kapital”i ve İngilizlerin, yegâne sermayesidir.

Burada Alman modernliği ile İngiliz modernliği arasındaki farkı görebilmek de mümkün: Londra'nın “City”si, adı üstünde Londra'nın içindedir ama başlıbaşına bir adadır. City'de sadece kapitalin tapınakları vardır. Kültür de, kültürel kurumlar da yoktur. Çünkü İngilizler, sanayi devriminin öncüleridir.

New York'un Wall Street'i Londra'nın City'si örnek alınarak kurulmuştur ama Londra'da City'nin yanısıra bir de West End olarak adlandırılan bir kültür bölgesi vardır. New York'un Wall Street'i kapitalizmin merkezidir ve New York'un her şeyine damgasını vurmuş, rengini vermiştir.

Almanlar, çeşitli kentlerde büyük sanayi fuarları düzenlerler. Frankfurt, yayıncılık fuarına tahsis edilmiştir. Hem dünyanın en büyük kitap yayıncılığı fuarının, hem de Avrupa kapitalinin aynı kentte olması, bize Alman modernleşmesi ve Alman düşünce geleneği hakkında çok şey söyler: Amerikalılar, neo-kapitalizmin bayraktarlığını, İngilizler sanayi devriminin öncülüğünü yaparken, Almanlar, Avrupa'nın düşünce devriminin öncüsüdür. Unutmayalım ki, Almanların en büyük sanatçı, bilge ve düşünürlerinden Goethe, Frankfurtludur. Yine hem en güçlü kapitalizm eleştirisinin, hem de sosyalizmi çağdaşlaştırma çabalarının 20. yüzyıldaki en büyük girişimlerinden biri olan Adorno, Horkheimer ve Benjamin'in kurdukları Frankfurt Okulu da Frankfurt'un çocuğudur.

Almanlar, dünyanın en büyük kitap yayıncılığı fuarını Frankfurt'ta düzenlemekle, hem Avrupa kapitalizminin ve siyasetinin, hem de Avrupa düşüncesinin motoru olduklarını söylemiş oluyorlar.

Geçtiğimiz hafta, Frankfurt Kitap Fuarı'nın 60.sı gerçekleştirildi. Türkiye, fuarın onur konuğuydu. Bu, çok önemli bir hâdisedir. Bu başarının altında imzası olanları kutlamak gerekir.

Almanlar, dünyanın en büyük kültürel etkinliklerinden biri olan kitap yayıncılığı fuarını düzenlemekle Avrupa'nın ve dolayısıyla dünyanın entelektüel hayatının öncüsü olduklarını söylerlerken, biz böylesine önemli bir kültürel etkinliğin onur konuğu olarak dünyaya esaslı bir şey söyleyebildik mi acaba?

Ne yazık ki, hayır. Fuar, Türkiye açısından tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. Gerek Türkiye adına fuarda yapılan konuşmalar, gerekse gerçekleştirilen etkinlikler seküler Türkiye'nin dünyaya söyleyebileceği hiçbir esaslı şey olmadığını gözler önüne serdi.

Orhan Pamuk, adeta bunu ispatlarcasına ilkel bir konuşma yaptı ve bir kabîle mantığıyla hareket ederek şikâyet etti durdu. Orhan Pamuk'un konuşmasını dinleyen Avrupalılar, içten içe gülmüşlerdir herhalde.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Orhan Pamuk'un konuşması dolayısıyla savunmacı bir konuşma yapması ve dişe dokunur hiçbir şey söylememesi tam bir hayal kırıklığı yarattı. Oysa Abdullah Gül, “büyük doğu”nun çocuğuydu ve orada bilgece bir konuşma yaparak Türkiye'nin zengin medeniyet tecrübesi ve birikimi ile dünyaya esaslı şeyler verebileceğini söyleyebilirdi.

Frankfurt Kitap Fuarı, medeniyet iddiasını yitirmiş ve Avrupa'nın seküler kültürünün gönüllü misyonerliğini yapan bir Türkiye'nin dünyaya sunabileceği hiçbir şey olmadığını göstermiştir.

Fuar ve Almanya gözlemlerimi yazmaya devam edeceğim. Pazartesi günü Dinle Neyden filmine “gideceğiz”. Fuarda Dinle Neyden filmini izlettim ve Alman izleyicilerin bir kısmı filmi üç kez izledi. Demek ki, iddianız olduğu zaman, insanları koltuklarına kilitleyebiliyorsunuz.

SİNEMA-TV OKULU MÜJDESİ!

Birkaç hafta içinde, dünyanın önde gelen yönetmen ve akademisyenlerinin de ders verecekleri yeni bir Sinema-TV Okulu açıyoruz. Üstelik bu okul, bedava denecek kadar cüz'î bir ücret alacak öğrencilerinden. Bekleyin, yeniden-geliyoruz!

Bu yazı toplam 2838 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri