Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Yusuf KAPLAN

Laiklik çağrısı ve ağrısı

23 Eylül 2011 Cuma

Başbakan Erdoğan'ın laiklik çağrısının ve açıklamalarının tevil edilecek bir tarafı yok. Çağrı da, açıklamalar da külliyen yanlış. Yapılan yanlışlığın yapıcı bir dille gösterilmesi gerekiyor.

Başbakan'ın laiklik çağrısının üç açıdan stratejik anlamı ve değeri olduğu söylenebilir: Birincisi, Batı dünyasına mesaj veriliyor olabilir: "Arap dünyasındaki halk ayaklanmaları, bütün farklılıkların bir arada yaşayacağı rejimlerin kurulmasıyla sonuçlanacak. Bu ülkelerde İslâmî rejimler kurulsa bile, Batı hâkimiyetine itiraz etmeyecek bunlar."

Başbakan, sanki bunları söylemek istiyor ve Batılıların bu ülkelerdeki oluşumların önünü kesme girişimlerinin önünü kesmek istiyor gibi. Başbakan, ayrıca, Türkiye'ye yönelik açık-gizli Batı husûmetinin önünü de kesmek istiyor sanki.

İkincisi, Başbakan, Türkiye'ye mesaj veriyor olabilir: Türkiye'deki iktidarın, Arap dünyasında da, Türkiye'de de "gizli bir İslâmî ajandası yok" diyerek, içerideki "laikçi saldırı"yı püskürtmeyi amaçlıyor gibi.

Üçüncüsü, Başbakan, Arap ülkelerine dolaylı bir mesaj veriyor gibi: "Batılılar, bu halk hareketlerinin İslâmî rejimlere ve küresel Batı hegemonyasına itiraza dönüşmesi durumunda, bu ülkeleri fenâ hâlde karıştıracaklar; o yüzden, temkinli gitmenizde yarar var; yoksa bunların dini, imanı, vicdanı yok, her şeyi gözlerini kırpmadan yakarlar-yıkarlar" demek istiyor olabilir.

***

Başbakan'ın, görünüşte stratejik anlamı ve değeri olduğu söylenebilecek bu üç "püskürtme operasyonunu" laiklik çağrısı üzerinden yapmasının, uzun vadede, bugüne kadar attığı bütün adımların geri tepmesiyle sonuçlanacağını ve böyle yapmakla Türkiye'nin kendi ayağına kurşun sıktığını bilmesi gerekiyor.

Arap dünyasının Türkiye'ye ve Başbakan Erdoğan'a gösterdiği ilgi ve sempatinin nedeni, Türkiye'nin, -Batılıların "kaktırmaya" çalıştıkları gibi- "laiklikle, demokrasiyle İslâm'ı barıştırıyor olması" değil; aksine, dünyada sömürgeleştirilemeyen tek ülkenin laikçilik üzerinden tepeden, daha berbat bir sömürgecilik biçimi yaşamasına rağmen, Türkiye'nin tarihî derinliğini, kültürel zenginliğini ve medeniyet tecrübesini harekete geçirebilecek bir açılım ve atılım gerçekleştirmeyi başardığının çok iyi tespit ve teşhis edilmesidir.

Türkiye'deki laikçilik projesi, Türkiye'yi her bakımdan Batı'ya bağımlı kılan, Türkiye'nin önünü, ufkunu, zihnini tıkayan bir takoz vazifesi gördü. Laikçilik projesiyle dünyaya söylediğimiz şey şu oldu: "Biz, medeniyet iddialarımızı terk ettik. Size ve değerlerinize teslim olduk. Bizden korkmanıza gerek yok. Biz, medeniyet iddialarımızı kuşanarak yeni bir dünyanın kurulmasına öncülük etmek ve böylelikle sizin sömürü düzeninize çomak sokmak gibi bir densizlikte ve itirazda bulunmayacağız."

Özetle, Türkiye'deki laikçilik projesi, Türkiye'yi durdurmayı ve Batılıların sömürü düzeninin önünü sonuna kadar açmayı hedefleyen ithal bir projedir.

Eğer Türkiye, bugün bölgesel ve küresel bir aktör olma yolunda ilerliyorsa, bunun nedeni, yeniden medeniyet iddialarına sahip çıkıyor olmasıdır. Türkiye'ye ve Başbakan Erdoğan'a bir sevgi seli oluşmasının nedeni, laikçi karabasanı ve dolayısıyla Batıya körkütük teslimiyetçiliği aşabilme iradesi gösterebilmesi ve medeniyet iddialarını kuşanabildiğini gözler önüne serebilmiş olması gerçeğidir.

***

Artık dünyanın temel gerçeği şudur: Seküler-kapitalist küresel Batı hâkimiyeti, dünyaya yalnızca savaşlar, çatışmalar, kan, gözyaşı, işgaller ve sömürü armağan etmiştir. Dolayısıyla teorik ve pratik olarak bitmiştir. Yeni bir dünya kurulmakta ve bu dünyanın kurulmasında İslâm medeniyetinin en son, en sofistike kavram ve kurumlarını üreten, bütün medeniyetlerin üzerine oturan, bütün farklılıklara hayat ve varolma hakkı verebilmenin yegâne formülünü geliştiren evrensel Osmanlı misyonunun çağdaşlaştırılarak yeniden icat edilmesi, yeni bir dünyanın kurulmasında kilit rol oynayacaktır.

Gazze'den Somali'ye, İran'dan Brezilya'ya, Fas'tan Endonezya'ya, Balkanlardan Kafkaslara kadar Erdoğan'a ve Türkiye'ye beslenen sevgi selinin gerisinde, kapitalist Batılıların dünyanın bütün kıtalarını sömürgeleştirdikleri bir zaman diliminde, "insanlığın son adası" olduğunu ispatlamış Osmanlı'nın dışlayıcı değil kucaklayıcı, yok edici değil varedici, zorba değil merhamet ve şefkat kanatlarını gerici, zulme değil adalete, çıkara değil erdeme ve vicdana öncelik verici medeniyet tasavvurunu yeniden insanlığa sunarak insanlığını armağan edebilecek tek esaslı birikime ve özgüvene Türkiye'nin sahip olduğu fikri ve gerçeği yatıyor. Laiklik-maiklik değil.

Başbakan'ın yaptığı çağrıyı tamir edecek girişimlerde bulunmasını beklemek hakkımız. Yoksa İslâm dünyasının Türkiye'den -dolayısıyla kendi dinamiklerinden- umudu kesmesini önleyemeyiz ve bunun vebalini ödeyemeyiz vesselâm.

Bu yazı toplam 2950 defa okunmuştur
YAZARIN SON YAZILARI
Üye İşlemleri