Önce şu gerçeği zihnimizin bir köşesine kazımamız gerekiyor: Türkiye'nin sorunlarını, sadece Türkiye'nin sorunları olarak görür ve sadece Türkiye içinde çözmeye kalkışırsak bu sorunları iyice içinden çıkılmaz hale getiririz.

Türkiye, Türkiye'den ibaret bir ülke değil çünkü: Türkiye, Türkiye'den kat be kat fazla ve büyük bir ülkedir.

TÜRKİYE'SİZ YENİ BİR DÜNYA KURULAMAZ!

Bütün sorunlarımızı, küresel ölçekte ele almak ve derinlikli, bütünlüklü ve insanlık çapında düşünmek zorundayız. Ancak ondan sonradır ki hem Türkiye'nin iç sorunlarını hem de bölgenin ve dünyanın sorunlarını kavrayabilecek ve çözebilecek emin bir yer'e, zihin açıcı bir perspektife kavuşmamız imkan dahiline girebilir.

Şunu demek istiyorum: Türkiye'siz yeni bir dünya kurulamaz. Bu, dün de böyleydi; yarın da böyle olacak.

Türkiye, dünyanın atan kalbi, öldürülmeyecek vicdanı ve en güvenilir limanıdır zira.

O yüzden Türkiye'nin yeniden kendine gelmesiyle bölgemiz kendine gelebilir ve insanlık gün yüzü görebilir. 

Çünkü Türkiye, bin yıldır, insanlığın en zorlu üç kıtasının kesiştiği dünya coğrafyasında sulhün ve adaletin, kardeşliğin ve selametin teminatı olmuştur. 

Dünyanın yeniden adalete ve hakkaniyete, kardeşliğe ve selamete kavuşabilmesi, Türkiye'nin tarih kurucu yolculuğunu yeniden üstlenebilmesine bağlıdır. 

TÜRKİYE DÜŞMESEYDİ, DÜNYA DENGESİNİ YİTİRMEZDİ!

Türkiye düştüğü için İslam alemi düşmüş, insanlık dengesini yitirmiştir. Çöküş asrında bile Osmanlı'nın özelde Avrupa'nın genelde dünyanın yegane denge ve barış unsuru olduğunu asla unutamayız.

Yüzyıldır Türkiye düştüğü için Arap dünyası belirsizlikler denizinde oraya buraya sürükleniyor sömürgeciler tarafından. Seküler siyasa'yı ve kapitalist pisyasa'yı kutsayan zorbalar, Türkiye, tarihten çekildiği için bölgemizi kan gölüne çevirebiliyor, istedikleri gibi karıştırabiliyorlar bu nedenle.

Türkiye, düşmemiş olsaydı, Suriye düşmezdi!

Türkiye, düşmemiş olsaydı, Pakistan paçavraya çevrilemezdi!

Türkiye, düşmemiş olsaydı, Mısır yangın yerine dönüşmezdi!

Mısır'da yüzlerce masum ve mazlum insanın zalimler ve zorbalar tarafından idam edilmesine karar verilmesine dünyanın büyük zorbaları küresel sistemin lordlarının seyirci kalması, artık bildiğimiz dünyanın iflas ettiğini ve bittiğini, yeni bir dünyanın kurulmasının aciliyet arzettiğini gösteriyor bütün insanlık için.

Soru şu burada: İyi de dünyanın yangın yerine, güçlü olanın gücünü amansız bir şekilde kullanmaktan çekinmediği zorbaların krallıklarını ilan ettikleri bir orman yerine dönüştüğü bir zaman diliminde yeni bir dünyayı 'kim' ve nasıl kuracak acaba?

SEKÜLER SİYASA VE KAPİTALİST PİYASA'YLA NEREYE KADAR?

Bu yakıcı, varoluşsal soru'nun izini hakkıyla sürebilmemiz için nasıl bir dünyada yaşadığımızı çok iyi tespit edip, bu dünyadan çıkış yolları üzerinde derinlemesine kafa yormamız şart.

Modern dünya, seküler siyasa ile kapitalist piyasa'nın çocuğu.

O yüzden insansız, ruhsuz ve anlamsız.

O yüzden modern insan, tanrısını yitirmiş ve ben'i dâhil her şeyi tanrılaştırma, kutsama, putlaştırma aymazlığı sergileyen zavallı bir yaratığa dönüşmüştür.

Yeni bir dünyayı siyasa'cılar da, piyasa'cılar da kuramaz. Yeni bir dünyanın kurulmasını seküler siyasa'dan beklemek de, kapitalist piyasa'dan umut etmek de eşyanın tabiatına aykırıdır. Böyle bir şey, insanı ve hayatı hafife almakla, giderek insanın melekelerini körleştirmekle, hayatı hıza, haza ve ayartıya kilitleyerek çölleştirmek, bitirmek ve öldürmekle sonuçlanacaktır.

Unutmayalım: Siyaset, kurucu bir kaynak değil, koruyucu bir barınaktır sadece. Siyaset'ten kuruculuk rolünü oynamasını beklemek, siyasete taşıyamayacağı ağır bir yük yüklemektir. Siyaset bütün'le değil, parça'yla ilgilenir; ontolojik alan'la değil, ontik olan'la ilgilidir çünkü. Siyasetin nefesi, yeni bir dünya kurmaya yetmez çünkü.

Piyasa'dan kuruculuk rolü oynamasını beklemekse, piyasa'nın bütün ilkeleri, değerleri, öz'leri yıkıcı bir nitelik arzettiğini görememek demektir.

Hayata yalnızca siyasa'nın yön verdiği bir yerde insan, azmanlaşmaktan ve tanrısal rollere soyunmaktan kurtulamaz.

Hayata yalnızca piyasa'nın yön verdiği bir yerde ise, insan, insanlığından çıkmaktan, makinalaşmaktan, ruhsuz, insanaltı bir tür'e dönüşmekten kurtulamaz.

Her iki durumda da, insan, insan olma özelliklerini yitirir: Birinde siyasa, diğerinde piyasa, insanı, kendilerinin kulu-kölesi hâline getirir. Hayatı çölleştirir ve bitirir.

HAKİKATİN YİTİRİLMESİ VE MUTLAK SAHTE'NİN HÜKÜMRANLIĞINI İLAN ETMESİ

Güç temerküzünü eksene alan seküler siyasa ile sermaye temerküzünü eksene alan kapitalist piyasanın temellerini attığı ve dünya üzerinde benzersiz bir hükümranlık kurmasına yol açtığı modern Batı uygarlığının felsefî olarak çöküşünün tohumlarını da ekmişti seküler siyasa ve kapitalist piyasa alttan alta.

O yüzden, insanlığın yükünü sırtında taşıyan büyük düşünür Nietzsche, modern Batı uygarlığının, nihâî noktada, 'ölüler evini andırdığını' söylemiş ve 'çöl büyüyor...' diye haykırmıştı.

Nietzsche'nin 'çocuğu' Heidegger'se, üstadının izini sürerek ve modern durumu, 'modern insan, düşünemiyor, düşünme yetilerini yitirdi' diyerek, 'modernliğin, insana varoluşsal bir saldırı ürettiğini' söylemişti.

Bu varoluşsal saldırı, geldiğimiz noktada, hakikatin yitirilmesiyle ve mutlak sahte'nin hükümranlığını ilan etmesiyle sonuçlandı.

Sonuçta, geldiğimiz noktada, bildiğimiz dünyanın sonunu yaşıyoruz: Batı uygarlığı, insanlığın sorunlarını çözmek yerine, sürekli olarak sorun üreten, kendi dinamiklerini sürgit dinamitleyen bir 'canavar'a dönüşmüş durumda.

Mısır'da yüzlerce masum insanın idam edilmesine Batı uygarlığının lordlarının sessiz kalması, ses çıkarmaması, Batı uygarlığının insanlığa söyleyeceği esaslı bir şeyin kalmadığının ilanından başka bir şey değildir.

Artık dünya böyle gitmez. Yeni bir dünya kurulacak...

Yakıcı soru şu burada: İyi de kimler tarafından ve nasıl?

Yeni bir dünyayı kurabilecek tarihî derinliğe de, irfanî derinliğe de Türkiye'den başka bir 'ülke' sahip değil.

Bu cümleyi kurdum ama şu soruyu sormaktan da kendimi alamıyorum: Türkiye, tarihî derinliğe de, irfanî derinliğe de yalnızca kendisinin sahip olduğu gerçeğinin ne kadar idrakinde? Ve bu iki derinliği, hayata ve harekete geçirebilecek insan sermayesine ve gerekli fikrî birikime de yeteri kadar sahip mi gerçekten? 

Bu sorular, yakıcı sorular. Tünelden çıkışın yol haritasını derinlemesine çözebilmek için önümüzdeki imkanları ve zaaflarımızı derinlemesine irdelemek, bunun için de bu soruların izini saplantılardan, önyargılardan arınmış, arı, duru ve ufuk açıcı bir zihinle sürmek zorundayız.

Tünelden çıkışın yol haritasını çizmeye daha da derinleşerek devam edeceğiz...

Bu yazıyı Beyrut'tan yazıyorum. Pazartesi günü Beyrut'tan Tunus ve Libya'ya geçeceğiz... Pazartesi yazısında Beyrut izlenimlerimi yazacağım, tünelden çıkışın imkanlarına ve önündeki engellere Beyrut'tan bakacağım...