|
Aydın ÇAKIRTAŞ |
Vakıf Medeniyetini Anlamak-1 |
Malumunuz geçtiğimiz günlerde Vakıflar Haftası bir dizi etkinlikle Vakıflar Genel Müdürlüğü öncülüğünde kutlandı. Lâkin toplumsal düzeyde yeteri kadar öneminin anlaşılamadığına inandığım vakıf bilincini bu yazımda sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu vesile ile vakıf medeniyeti ruhunu canlandırmaya bir nebze katkıda bulunabilirsem ne mutlu bana…
Vakıf medeniyeti hakkında söylenecek o kadar çok söz var ki nereden başlasam bilemiyorum. Bunun için vakıf konusunu mesele-i mühimme olarak addedip tek bir yazıda değil ve fakat birkaç yazıda ele almayı düşünüyorum…
Efendim evvelemirde bir hafız-ı kütüb olmam ve İslâm San’atları sahasında tez çalışmaları yapmam hasebiyle vakıf konusuyla yakından alakadar olmaya gayret gösteriyorum. Gelin hep beraber Vakıf Medeniyeti neyi ihtivâ ediyor ve bizler toplum olarak nasıl bir vakıf mirasının üzerinde yaşıyoruz terennüm etmeye çalışalım…
“Vakıf medeniyeti, vakıf ruhu, vakıf bilinci” gibi kavramlar sıklıkla karşılaştığımız ancak zihin atlasımızda ve medeniyet tasavvurumuzda toplumsal olarak derinliğine vâkıf olamadığımız kavramlardır. İşe öncelikli olarak zihnimizdeki bu kavramların içini doldurarak başlamalıyız.
İslâm medeniyeti içerisinde yeşerip kök salmış önemli bir kavram olan ‘vakıf’, Arapça “durma, durdurma, alıkoyma” manalarına gelir. Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde, “1. Bir hizmetin gelecekte de yapılması için belli şartlarla ve resmi bir yolla ayrılarak bir topluluk veya bir kimse tarafından bırakılan mülk, para. 2. Bir topluluk veya bir kimse tarafından bırakılan mülk ve paranın idare edildiği yer. 3. Birçok kişi tarafından kurulan ve toplum yararına çalışmayı ilke edinen kuruluş” şeklinde tanımlanmaktadır. Bir de ‘vâkıf’ kavramı vardır ki o da, “1. Bilen, farkında olan. 2. Birşeyi vakıf durumuna getiren” şeklinde geçer.
İmameyn’in ıstılah olarak izâhına göre ise, “Bir mülkün menfaatini halka tahsis edip aynını (malını) Allah Tealâ’nın mülkü hükmünde olarak temlik ve temellükten müebbeden menetmektir” diye tarif olunmaktadır. Bu tarif aynı zamanda İslâm âlimlerinin de vakıf anlayışını ifade etmektedir.
Vakfı, toplumda herkesin istifadesine sunulan müessese manasında ele aldığımızda, tarihinin insanlık kadar eski olduğunu söyleyebiliriz. Tarihi vesikalar bizlere vakfın evvelâ dinî bir ihtiyaçla başladığını, sonrasında insanî, medenî ve içtimaî sahalara sirayet ettiğini göstermektedir. Bundan dolayıdır ki ilk vakıfları dinî mabedlerin teşkil ettiği ifade edilmektedir.
Vakıf müessesesi İslâmla birlikte önemli bir gelişme göstermiştir. Dinimiz sosyal dayanışma ve yardımlaşmaya pek çok yerde vurgu yapmış ve temel felsefesi sadaka-i cariye olan vakıflara ayrı bir kutsiyet izafe etmiştir.
Birkaç cümle ile sadaka-i cariye üzerinde de durmak gerekir. Sadaka-i cariye, durmadan akan bir hayır çeşmesi gibidir. Hz. Peygamber, Allah yolunda yapılan bazı hayırları bu çeşmeye benzetmektedir. Bu hayır çeşmesi kıyamete kadar akacak, hem insanlar istifade edecek hem de sahibinin amel defteri dolup taşacaktır.
İşte bu anlayışın mücerred bir tezahürü olarak ecdâdımız camiler, medreseler, kütüphaneler, kervansaraylar, hanlar, hamamlar, köprüler, darüşşifalar, imaretler teşekkül ettirerek insanlığa Vakıf Medeniyeti’ni miras bırakmışlardır.
Kaynağını Kur’an ve Sünnet’ten alan vakıf müessesinin İslâm medeniyetindeki ilk pratiği Hz. Peygamber dönemindedir. Peygamber Efendimiz, Medine’de sahip olduğu yedi ayrı akarı ile Fedek ve Hayber hurmalıklarından hissesine düşeni Allah yolunda vakfetmişlerdir. Efendimizin ashabı da ondan gördükleri biçimde sahip oldukları akarlarını insanlığın hizmetine vakfetmişlerdir. Hz. Cabir (r.a), “Muhacir ve Ensar’dan imkân sahibi olup da vakıfda bulunmayan tek kişi bilmiyorum” der. Yine Hz. Ömer (r.a.)’in, Hayber’de sahip olduğu “Kasm” adındaki hurmalıkla ilgili vakfı meşhur olmuş bir örnektir.
İslam devlet geleneğinin en önemli unsurunu teşkil eden bu müessenin temelinde yardımlaşma ve dayanışma gibi toplumun dinamizmini canlı tutan hasletler yer alır. Fakirleri, yoksulları, talebeleri himaye etmek, inşa edilen cami, medrese, han, hamam gibi amme hizmeti veren kurumların ihtiyaçlarını karşılayan vakıf medeniyeti anlayışıyla Müslümanlar asırlar boyunca insanlığa hizmet ve adalet dağıtmışlardır.
Bencilliğin yaygınlaştığı çağımızda vakıf ruhuna olan ihtiyaç artmıştır. Zira vakıf, benlikten sıyrılıp biz olmak, dayanışma ruhu içerisinde hoş sadalar çıkarmak demektir.
Görüldüğü üzere konumuz pek mühim bir meseledir. Çok fazla tafsilata girmeden dinimizin vakıf anlayışı konusuna bir girizgâh yapmış olduk. Vakıf medeniyetiyle ilgili sonraki yazılarımızda biraz daha tafsilata girerek hem dinimiz için neler ifade ettiğini hem de ecdadımızın ortaya koyduğu vakıf medeniyeti ruhunu irdelemeye çalışacağız.
Siz hiç evde kırılan eşyanın yerine yenisini alıp karı koca arasındaki geçimsizliği engellemek üzere kurulan bir vakıf duydunuz mu?
Ya da, “Vakf-ı Gureba-ı Laklakan” adında yaşlı ve sakat leyleklerin göç sırasında ve tüm yıl boyunca da bakıldığı Garip Leylekler Vakfı bulunduğunu biliyor muydunuz?
İşte ecdâdımızın bu hassasiyetini ve vakıf bilincini daha sonraki yazılarımızda ziyadesiyle ele alacağız.
Vakıf ruhuyla dolu günler dilerim…
Hoşça bakın zatınıza…
Her hakkı saklıdır. Kaynak belirtilerek alıntı yapılabilir.
Görsel Tasarım: Capitol Medya - Yazılım: CM Bilişim



























































































