'Taşlarla çevrili bu alan, bir cami...'

'Taşlarla çevrili bu alan, bir cami...'

Yakın zamanda Afrika'nın kara yazgılı ülkeleri Etiyopya ve Cibuti'ye giden Demet Tezcan bu ziyaretlerde yaşadıklarını, gözlemlerini ve fotoğraf karelerinden yansıyanları yapılan ropörtajda anlattı.

İHH İnsani Yardım Vakfı Kadın Kolları Birimi Başkanlığı yapmış olan  Gazeteci-Yazar Demet Tezcan , yıllardır yoksulluk, savaş ve kriz bölgelerine ziyaretler yapıyor.  Yakın zamanda Afrika'nın kara yazgılı ülkeleri Etiyopya ve Cibuti'ye giden Demet Tezcan ile bu ziyaretler için "yola düşünce" yaşadıklarını, gözlemlerini ve fotoğraf karelerine yansıyanları konuştuk.

Tülay Gökçimen: Demet Hanım, Cibuti'ye ne zaman ve neden gitmiştiniz?

Demet Tezcan: Kurban Bayramı vesilesiyle Cibuti'ye gitmiştik. Gittiğimizde de elimizden geldiği kadar köylerde evlere misafir olmaya, onlarla konuşmaya ve dertlerini dinlemeye çalıştık.

İlk aklınıza gelen nedir yaşadıklarınız arasında?

İlk aklıma gelen ve hiç unutamadığım durumlardan , Cibuti'de etkilendiğim evlerden iki tanesini anlatayım size. İlki; bir köyün reisine misafir olmuştuk. Köyün en ileri gelenlerindendi. Bize ikramda bulunmak istediler. Reisin bize ikramı, tandırda pişirilmiş kuru ekmekti. Türkiye'de Her gün 12 milyon ekmeğin çöpe gittiği düşünüldüğünde çok acı bir manzaraydı. Reisin evi diğerlerine nispeten daha iyiydi. Ev dediğimiz şeyler çalı çırpıdan oluşmuş, botanik bitkilerle sarılmış, odacıklardan oluşmuş çadırlar.

Bir diğeri de Cibuti'nin Tacora Bölgesi'nde bir hanımın evine misafir olmuştuk. Kadınla kapıda karşılaştık. Hayvanın derisinden su tulumu yapmış, çok uzak bir bölgeden su taşıyordu. Üç yıl önce yaşandı bunlar. Kadının evi, çalı çırpıdan müteşekkil bir evdi. Çadır diyebileceğimiz, bir odacık. Tüm aile aynı oda içerisinde yaşıyor.

ETİYOPYA DA BİR EV

Evin bir köşesinde yanmaktan simsiyah olmuş üç tane taş, üzerinde yine yana yana simsiyah olmuş bir tencere. Duvarda bir torba asılı, içinde birkaç soğan patates. Bizler gibi başka odası, mutfağı, dolapları yoktu. Mutlaka onun haricinde başka yiyeceği vardır diye düşünürsünüz ama tüm yiyecekleri orada gördüklerimizden ibaretti.

O an kendi hayatınızla o hayatı kıyasladınız mı?

Tabi, orada kıyaslamaya giriyorsunuz. Kendi yaşantınızla, kendi geldiğiniz ülkenin refah durumuyla, oradaki yoksulluğu kıyaslıyorsunuz. Zihnimizde bunları canlandırırken sanki düşüncelerimiz şeffaflaşacak ve orada yaşayanlar bizim tüm tüketimimizi, israfımızı görecekmiş gibi bir korkuya kapılıyorsunuz.

O kadın başka ülkedeki hayatları biliyor mudur?

Bildiğini sanmıyorum. Çünkü tüm teknolojiden uzak, köy demenin ötesinde çölün ortasında küçük çadırcıklardan ibaret tüm hayatları.  Dolayısıyla, öteki dünyayı bileceğini ve kıyaslayabileceğini sanmıyorum. Su taşıyacak, bizim kansorojen  diye hayatımızdan çıkarttığımız plastik kapları bile yok. "Ya Rabbi, boynuzsun koyunun boynuzlu koyundan hesap soracağı o günde bu kadını çıkartma benim karşıma. Diye duaya sığındığım bir gündü.Bende öyle bir acı hatırası var.

Evlerde kullandıkları temel eşyalar nelerdir?

Hep Hz. Fatıma'nın çeyizinden bahsedilir ya bir minder, bir ibrik vs. aynısı. Odanın ortasında ısınmak için kullandıkları birkaç taş, bir tencere, yerde minderimsi bezler.

Bu yüzyılda bir yanda insanlar açlıktan ölürken diğer yanda çağın vebasının obezite olması ne garip...

Bu ülkede kadınlar ekmek pişirecekse buğdayı iki taşın arasında elleriyle dövmek zorundalar. Bir avuç buğdayı ekmek yapacak, kilometrelerce yürüyüp su getirecek... Üç öğün yemesi zaten mümkün değil o yoksulluğun içerisinde. Tüm bunlara rağmen hamdeder, şükrederler. İnançlarını yaşamaya ve yaşatmaya çalışırlar. Hiçbirisinden "biz açız, bize yiyecek getirin" talebini duymuyorsunuz. Su talepleri var, su kuyusu açın diyorlar. Şunun bilincindeler; Allah kulunu unutmaz, rızık verecek olan O'dur.

Su kuyusundan başka ne gibi talepleri oldu?

Oralara belli kalıp ve yargılarla gidiyorsunuz. Bizlerde yoksulluğun sınırı, ekmeğimize katık bulamama değil, ekmeğin yanındaki katıkların sayısı-sınırıdır. Geçen yıl Arakan'daki bir mülteci kampında, ekmek bile bulamadıkları için çoğunu kadın ve çocukların oluşturduğu 104 kişi hayatını kaybetti. Tüm bunları bir araya getirdiğimizde ekmeğine sadece domatesi, peyniri katık yapanlar mı yoksul, onlar mı yoksul tekrar gözden geçiriyorsunuz. Şununla övünüyor bu insanlar; özellikle Cibuti'liler, Habeşistan'dan ayrılma bir toprak parçası olduğu için "bizler müslümanız, Allah Resulü hayattayken Müslüman olmuş insanlarız. İlk hicret bize yapıldı. Dolayısyla, İslami iyi biliyoruz. Bize medrese yaptırın, bize okul yaptırın. Çocuklarımız, Fransızların yaptırdığı okullarda okuyorlar. Cibuti her ne kadar 1974'den beri bağımsız gibi görünse de, okullarda hala Fransız ders kitapları okutuluyor. Fransızca konuşuluyor. Onların tarihi, edebiyatı, sanatı, kültürü okutuluyor."

Hafızası silinmiş, geçmişi olmayan bir ülkenin halkı...

Açlıktan ve susuzluktan ölmelerine rağmen sıkı sıkıya tutunduklar, onları hayata bağlayan şey Allah inancı ve dinleri. Bunu yaşatmak için de sizden tabiî ki beklentileri var. Cami isteyebiliyor, Kur'an- Kerim isteyebiliyor. Medrese ve su kuyusu isteyebiliyorlar. Çünkü bir su için 10 km. veya daha fazla  yürümek zorunda olanlar var.

Sizi nasıl misafir ettiler?

Çok candan karşıladılar. Gözlerinin içi gülüyordu. Köyün reisi ile toplantı yapmıştık demiştim ya, o gün o eve tüm köylüler toplandı. Bizi orada gezdiren partner kuruluş bizi onlarda tanıştırdılar ve dediler ki; " kardeşlerimiz Türkiye'den, İHH insani yardım vakfından geliyorlar. Size kardeşlerinizden selam getirdiler. Sizin kardeşlerinize iletmek istediğiniz bir şey var mı?"

O kadar heyecanlandılar, köyün reisi o kadar sevindi ki, sanki üç dilek dileme hakkı vardı. O tılsımı bozmak ve yanlış bir şey dilemek istemiyordu. İki şey ifade edebildi. Birincisi; "biz müslümanız, çocuklarımıza bir medrese yapın, dini eğitim alsınlar. İkincisi de bir su kuyusu yapın. Şimdiki kuyumuz elli yıllık ta Fransız'lardan kalma. Çamurdan ibaret, suyundan içemiyoruz. "

Üçüncüyü isteyemedi bile...

Halbuki bir yardım derneği ayaklarına kadar gelmiş, daha çok şey isteyebilir değil mi?

Onlar inançlarını yaşatacak şeyler istediler. Evlerinde bizim farkına varmadan doğal olarak tükettiğimiz hiçbir şey yok.

Etiypya'ya ne zaman ve hangi proje ile gitmiştiniz?

Etiyopya'ya 2010 Ramazan ayında gittik.Kırtasiye-gıda yardımı hayata geçirilen projelerin yerinde gözlemi gibi bir dizi etkinlik gerçekleştirdik. Gönüllülerimiz bu bölgedeki Kur'an- Kerim ihtiyacını bildikleri için talep ettiler ve bu talep doğrultusunda Kur'an-ı Kerim dağıtımı için bir proje hayata geçirmişlerdi. Yanılmıyorsam 2000 Kur'an-ı Kerim dağıtımı yapıldı. Bu okul Afrika şartlarında iyi diyebileceğimiz bir okul. Bu gezimizde yanımızda öğretmen bir gönüllümüz de vardı. Dersliğin içine girdiğimizde gözyaşlarını tutamadı. İçerisi kapkaranlıktı.

Etiyopya'da bir ev

Sıra var mıydı peki, çocuklar nerede oturuyorlar?

Sıra var ama yeterli değil tabi ki. İçerisi karanlık olduğu için sadece fotoğraf makinelerinin flaşlarıyla aydınlatabildik. Sıraların altında elif cüzleri vardı çocukların. Parça parça olmuş, dikebilen kocaman kocaman dikmiş. Bir tanesi karton mukavva gibi bir şey bulmuş elif cüzünü onun arasına koymuştu. Yapıştıracak tutkal yok.

Etiyopya'da bir evin mutfağı

Okulda kaç öğrenci var?

Çoktu, kalabalıktı sayısını tam bilmiyorum. Onların ne kadar yoksul olduklarını üzerlerindeki giysilerden açıkça okuyabiliyorduk. Bir tanesi sadece bir mont bulabilmişti içerisine giyeceği bir kazağı bir tişörtü veya iç çamaşırı yoktu. Ama o çocuk, mont bulabildiği için şanslıydı.

Eğitim sistemleri nasıl peki?

Bazı bölgelerde Çocuklar tahtaların üzerine yazarak çalışıyorlar. O yazdıklarını siliyorlar ertesi gün tekrar aynı tahtayı kullanıyorlar. Bizim çocuklarımız her türlü imkana sahip ama onlar sadece hafızalarını kullanmak zorundalar. Kapkaranlık olsa da bir okulları başları üzerinde bir dam olduğu için kendi ülkelerindeki bazı çocuklardan daha şanslıydılar.

Dağıtılan Kur'an- Kerim'lere nasıl tepki verdiler?

Pırıl pırıl ciltli Kur'an-ı Kerimlere ilk kez sahip oluyorlardı. Her bir çocuk dünyanın hazinesine sahip olmuş mutluluk içerisindeydi. Bunu sadece yeni bir kitaba sahip oldukları için değil, Kur'an- Kerim'in kıymetini idrak ettikleri için yaşadıklarını düşünüyorum.

Yoksulluk eğitime engel değil...

Gerek yoksul gerek savaş bölgelerinde anne babalar, çocuklarına inançlarını, Kur'an-ı Kerim'i öğretmek için yoksulluklarını, savaşta olmalarını veya mülteci hayatı yaşamalarını mazeret olarak göstermiyorlar. " Ya Rabbim; çocuklarımızı okula gönderirken üstlerine giydirecek hiçbir şeyimiz yok, dizimize kadar çamurun içerisindeyiz. Bu yokluğu bize veren Sensin." demiyorlar.

Bir mazeretin arkasına saklanmadan, tahtanın üzerine yazacaksa yazarak, ezber yapacaksa ezberleyerek çocuklarına inançlarını ve Kur'anı öğretiyorlar.

Ziyaretimiz esnasında o okulun müdürü bize deki ki: Bugüne kadar buraya pek çok yardım kuruluşu yardım gönderdi ama bizi ziyarete gelen olmadı. Siz buraya kadar gelip halimizi soran ilk kurumsunuz. Buraya gelenleri yardımları bırakıp hemen gitmelerini istemiyoruz. Bu sebeple ziyaretiniz bizim için çok önemli. Bize yol gösterin.

Köylülerin yaşadığı evlere geri dönersek ve Etiyopya'nın iklimini düşündüğümüzde bolca yağmur yağıyor diyebiliriz. Evlere yağmurun girmesini nasıl önlüyorlar?

Bu fotoğraflar çok değil birkaç ay önce 2010'un Ramazan'ında çekildi. Gittiğimizde Etiyopya'nın kışıydı ve bol bol muson yağmurları yağıyordu. Evlere sadece yağmur girmiyor. Çok şey giriyor o evlere. Bir eve girdik, kapkaranlık bir zindan gibiydi. Yine sadece flaşlarla aydınlatabiliyorsunuz. Ayağınızın dibinde bir şeyin gezindiğini hissediyorsunuz fotoğraf çekip bir bakıyorsunuz ki evin bebeği emekliyor yerde. Sonra bir şeyler daha hissediyorsunuz yine bakıyorsunuz ki bir keçi dolanıyor evin içinde. Bunların hiç birini çıplak gözle göremiyorsunuz.

Katarakt hastalığı bu yüzden mi yaygın bu bölgelerde?

Yoğun güneş ışığı ve yetersiz beslenme sebep oluyor ama bu tür yan unsurlar da etkindir herhalde. Ve bu sebeple bu hastalığa yakalanıyorlar. Evlere pencere yapsalar yağmur girecek, belki vahşi hayvanlar girecek. Zaten çamurun balçığın içinde yaşıyorlar.

Buralara kuyu yapmak zorundasınız çünkü berrak su yok, arıtma sistemi yok, alt yapı yok. Her gün yağmur yağdığı halde imkansızlıklar sebebiyle çamurla muhataplar. Su olarak nitelendirebileceğimiz gürül gürül akan dereler var ama çamur akıyor.

Bu çocuğun üstündeki bezi belki siz yer bezi bile yapmasınız ama onların yegane giysisi bu. Onları görünce bizim çocuklarımıza giydirdiğimiz X-X çizgi film  karakterli tişörtler geliyor insanın aklına. Renk renk, çeşit çeşit... Bazıları anne babalarının elbiselerini geçiriyor üstüne.

Resimde gördüğünüz sarı tişörtlü çocukla yolumuz Cibuti'de bayramda kesişti. Yetim çocuklara bayramlık giydirecektik.  Bulunduğu yerden birdenbire koştu belime sarıldı ve tuttuğu parmağımı giydirene kadar hiç bırakmadı. Garip bir duyguydu. Zaten dibe vurmuş bir hayatla karşılaşıyorsunuz, yoksulluk, yetimlik... Duygularınız altüst durumda ve o anda ne düşündüğünü niye yaptığını kestiremediğiniz bir hareketle karşılaşıyorsunuz. Kendisine sıra gelmeyeceğini mi düşündü minnet ya da sevginin ifadesi bilmiyorum ama unutamadığım bir zaman dilimiydi.

Susuzluk insana sadece kilometrelerce yol yürütmüyor, kabileler arası su savaşları da çıkıyor!

Sizin yaptırdığınız bir kuyudan onlarca köy, yüzlerce insan istifade edebiliyor. Susuzluk insana sadece kilometrelerce yol yürütmüyor, kabileler arası su savaşları da çıkıyor orada. Siz bunu da önlemiş oluyorsunuz. Her şeyden öte bu kardeşlerimize "yalnız değilsiniz, biz varız" diyorsunuz. Açtığınız o kuyuyla ve kuyuya verdiğiniz isimle birlikte, dünyanın bir yerlerinden gelip, Müslüman kardeşi için bir şeyler yapmaları onlara umut veriyor. Hayata tutunmak için yeniden cesaret veriyor.

Ya yetimler, onların durumu nasıl bu bölgede?

Anneli babalı çocukların çektiği sıkıntıların bile ne kadar çokken, yetimlerin ne halde olduklarını siz düşünün. Biz onlara sahip çıkmasak onlara sahip çıkacak tehlikeli eller oralarda kol geziyor. Size hiç unutamadığım bir anı anlatmak istiyorum. Havaalanına geldiğimizde çeşitli ülkelerden gelmiş beyaz kadınların kucaklarında, kiminde bebek kimimde iki, üç yaşlarında çocuklar olduğunu gördük. Bebekler feryat figan ağlıyordu. Belki bu ağlama beyaz, annesine hiç benzemeyen bir kadının kucağında olduğu için, korktuğundan ağlıyordu. Belki annesini istediği için ama annelerinin kucaklarından koparılmış çocuklardı.

Beyaz kadınlar o çocukları neden ve nereye götürüyorlardı? Niyetleri neydi sizce?

Bu insanların niyetleri iyi veya kötü her ne niyetli olursa olsun, bu çocukları iyi bir ortamdan büyütmek için de alıyor olabilirler veya bir takım art niyetlerle de yola çıkmış olabilirler. Çünkü bilinen bir gerçek var ki, bu bölgelere yardım kuruluşlarının gittiği gibi organ mafyası da gidiyor fuhuş mafyası da. Her çeşit insan taciri gidebiliyor. Kaldı ki iyi niyetli olmuş olsalar bile, bu çocukların yaşayacağı en büyük konfor, hangi yuva kendi yuvasından daha güzel olabilir, hangi kucak kendi anne kucağından daha sıcak olabilir ki?

Anneler, kendi çocuklarını bu kadınlara neden veriyorlar?

Çaresizlikten... Belki geride kalan yedi çocuğunu kurtarmak için... Ya da yetimhanelerden çok rahat alınabiliyor bu çocuklar. Bundan birkaç yıl önce yabancı bir yardım kuruluşu (Fransız) yüz küsur çocuğu kaçırırken havaalanında yakalandı. Bunun gibi yakalanmayan sayısız kaçırma olayı var. Ben çok daha tehlikeli bir boyuttan bahsetmek istiyorum. Avrupa'da yaygınlaşan eş cinsel evlilikler sebebiyle eş cinsel çiftler bu çocukları evlat ediniyorlar. Çocuk anne modelinde de baba modelinde de aynı cinsi gördüğü için sapkın bir birey olarak yetişiyor.

Peki, o uçakta bu çocukların ağladığını gören sizden başka insanlarda vardı muhakkak. Onların bu kadınlara bakışı nasıldı?

Uçaktaki insanların pek çoğu bu "annelere" , beyaz kadınlara bir kurtarıcı bir kahraman gözüyle bakıyorlardı şüphesiz. Çünkü dünyanın bir yerlerinden gelmişler, Afrika'nın kara derili kara yazgılı çocuklarını dert etmişler, alıp götürüyorlar...

Sizce, Afrika'da yaşananların arkasında kimlerin rolü var?

Bunların arkasında; vaktiyle beyaz insanların sömürgeleştirdiği, insanlarını gemiler dolusu doldurarak götürdükleri, bu insanların yollarda telef olan binlercesini kayıtlarına can kaybı değil mal kaybı olarak düştükleri, dünyanın en zengin altın, elmas madenlerine sahip oldukları halde bu insanların bugün açlıktan ölüyor oldukları, iç savaşların sebepleri, yanlış tarım politikaları, sosyolojik, kültürel, siyasi vs. sebeplerin hepsinde o uçaktaki kahraman gözüyle bakılan kadınların sömürgeci ülkelerinin rolü var. Örneğin; Cibuti Afrika'nın en küçük ülkelerinden, haritada bile çok zor görebileceğiniz bir ülke fakat Amerika, Afrika'daki en büyük askeri üssünü bu ülkede kurmuş.

Kuş uçmaz kervan geçmez köyde, bir evin çatısındaki Amerikan bayrağı...

Cibuti'de benim dikkatimi çeken konulardan biri de dini sembollerin yarışması. Bir yolun her iki tarafına da cemaati olsun olmasın kilise yapıldığını gördük. Kuş uçmaz kervan geçmez çölde kilometrelerce yol katediyorsunuz, bu yolu giderken de oradaki partner kuruluşa dua ediyorsunuz iyi ki burayı bulmuşlar, kurbanımızı burada keseceğiz diye ama köye bakıyorsunuz onları çoktan bulmuşlar, zihinlerini yıkamışlar, bayraklarını dikmişler.

Bir yerde bir başka ülkenin bayrağı dalgalanıyorsa bu işgal demektir!

Ekipteki arkadaşlarla  görünce adeta deliye döndük. Buraya da mı gelmişti? Şaşırmalı mıydık? Onu da bilmiyorum ama. En azından kabullenmek istemiyorsunuz. Bir yerde başka bir ülkenin bayrağı dalgalanıyorsa bu işgal demektir. O bayrak dikilen evin sahibi köylüye anlatmaya çalıştık, bu olmamalı diye ama bize korktuklarını söylediler. " Siz gideceksiniz, biz burada kalacağız" dediler.

Cibuti'de dolaşırken yanıma bir kadın yaklaştı ve bana bir şey göstermek istediğini söyledi. Ben evini ve yoksulluğunu gösterecek zannederken küçük küçük taşlarla çevrilmiş, bir salon büyüklüğünde bir yer gösterdi ve "burası bizim camimiz" dedi. " Bizler müslümanız, ne olur bize cami yapın" diye de ekledi.

O yoksulluğun içinde sizden başka şeyler isteyebilir. Bir yardım kuruluşu oraya gelmiş, o kendi yoksulluğunu söylemiyor, sizden cami istiyor...

Bunca yoğunluğun bunca konforun içinde, etrafımızda camilerle çepeçevre sarılmış iken ezanla çağrılıyor olduğumuz halde namaza gereken vakti, ağırlığı veremiyoruz bu bir gerçek. Kulluğunun idrakinde ayakta zor duran bir insan. Yürürken iki büklüm olduğu halde sırtında seccadesi...Seccade dediğimiz de bir bez, çaput parçası tabi. Ve Rabb'inin huzuruna varıyor...Çok etkileyici bir manzara benim için.Kulun Allah ile ilişkisinin somut örneklerinden biridir namaz. Ve bu sıkı ilişkiye şahidlik ediyorsunuz.

Namaz kılan bir köylü

Siz Cibuti ve Etiyopya'dan döndüğünüzde onlar için ilk ne yapmak istediniz?

Ben ilk Afrika'dan döndüğümde ve anlat diye çağırdıklarında, sırtımda çok büyük bir ağırlık hissediyordum. Sırtıma tonlarca vebal yükünü aldım ve geldim diye düşündüm. Sonuna kadar anlatmalıydım. Gel bize anlat dediklerinde ise kendi kendime sormadan edemiyordum acaba bu vebali üstlerine almaya hazırlar mı? Gözlerinizin gördüğünü, kulaklarınızın duyduğunu, şahitliğinizi paylaşmış oluyorsunuz. Anlattıkça sırtımdaki yük hafifliyor ama tabi bu vebali paylaşmışlar ve hiçbir şey yapmamışlar topluluğu olmamak gerekiyor.

Bir bardak su bile olsa katkınız bunu koymak gerekir...

Kelimenin gücüne sığınarak, defalarca anlatmam gerektiğini düşünüyorum. Yetimlere sahip çıkmanın ne kadar büyük bir sevap olduğunu burada görüyorsunuz veya su kuyusu açtırmanın, katarakt ameliyatları yaptırmanın...

Söyleşi ve sırtındaki vebali paylaştığı için Demet Hanım'a çok teşekkür ediyoruz.

Demet Tezcan Mavi Marmara yolculuğu dahil olmak üzere Srebrenitsa'da toplu defin töreninden, Lübnan mülteci kamplarına tüm yol hikayelerini ve şahitliklerini önümüzdeki aylarda Pınar Yayınları'ndan çıkacak olan kitabı "YOLA DÜŞÜNCE"de okurlarıyla paylaşacak. Bunun da haberini şimdiden vermiş olalım.

 

Röportaj: Tülay Gökçimen/ Dünya Bülteni

Etiketler :
HABERE YORUM KAT
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.