UCUZA OLSAYDI CÜBBEYLE SARIK, BİZ DAHİ OTUZA, KIRKA ALIRIK!

UCUZA OLSAYDI CÜBBEYLE SARIK, BİZ DAHİ OTUZA, KIRKA ALIRIK!

Sosyal Medyadaki Paylaşımlarıyla Dikkat Çeken Recai Nurcan, Zülfiyare Dokunarak çok önemli bir konuyu yazmış. Mutlaka okuyun

UCUZA OLSAYDI CÜBBEYLE SARIK, BİZ DAHİ OTUZA, KIRKA ALIRIK!
...
“Geçtiğimiz kurban bayramında, Kurtköy Hz.İsmail Camisi’ndeydim. Hoca, sabah namazını kıldırmış, bayram vaazına başlamıştı. Cemaat gelmeye devam ediyordu. Bayram namazına on – on beş dakika kala hemen bir metre öteme, 60-65 yaşlarında, yaşına göre iri yapılı ve gürbüz bir adam çöktü. Çökmeden önce de koltuğunun altındaki seccadesini, hocanın, -pandemi mevzusu nedeniyle- çizdiği çizgiye düzenli bir şekilde yerleştirdi. Adam da polis emeklisi ya da asker emeklisi gibi bir hava vardı. 

Sinek kaydı traşı bi-t-tamam oturmuştu adamın. Sabahın kör saatinde “aftershave”ini halletmiş olmalıydı ki, bana, onun cenahından, hafif yollu ‘traş losyonu’ esintileri geliyordu. Üzerinde jilet gibi bir takım elbise vardı. 

O kadar milletin içinde neden bu adam dikkatimi çekmişti acaba? ‘Esnaf yanımız” olduğundan mıdır nedir, bilmiyorum ama, adam da beni rahatsız eden bir şey vardı. Belki de bu mübarek caminin mahzunluğunda, bu şık beyefendi(!) biraz sırıtıyordu. 

Nitekim üç-beş dakika geçmeden kokusunu belli etti; Adam oturur oturmaz hocaya kitlenmiş ve hocanın vaazını kelime kelime takip etmeye başlamıştı. Bu hareket bana pek samimi gelmemişti. Öyle ki, onun bu kitlenmesi, vaazdan öte, hocanın vaaz içinde yapacağı –ona göre- ‘ofsayt’ kelimeleri yakalamaya hazırlık gibiydi. “Hatam varsa ara” tabelası olan bir kamyonu takip eden, psikolojik sorunlu beyaz şahin edası vardı adamda. Kavga etmek için münhal bir yer kolluyordu sanki. 

Mevzu bana hikâye olacak ya; hoca efendi de adamın kısmetine biraz ağır konulara girdi. Ayetler okuyup, mealler vermeye başlayınca adama ekmek çıkmadı! (Öyle ya; ayetin neresinden tutacaktı?)

Ben vaazı bıraktım ve adamı seyre koyuldum. Adamın ‘dizüstü’ oturmaya alışık bir yapısı yoktu. Bir dizüstü oturuyor, bir bağdaş kuruyordu. Ayaklarını bir uzatıyor, bir topluyor; arada da sağ elinin baş parmağı ile işaret parmağını hilalleştirip, kaytan bıyıklarını düzeltiyordu. Bu esnada, serçe parmağındaki, kalın kaşlı altın yüzük dikkatimi çekti. O tarz bir yüzük, kafamdaki profili tamamladı; adam da, cami cemaati havası yoktu! 
...
Vaaz uzadıkça eli, kaytan bıyıklarına gidip gidip gelmeye başladı. Zaten düzgün olan bıyıklarını, tekrar tekrar sıvazlayıp düzeltti. (Bıyıklarda, bir badem yağı eksikti zahir! Belki de vardı, bilemedim şimdi. Neyse..)

Nihayet vaaz bitti. Hocaefendi kürsüden bayram namazını tarif etmeye başladı. Bizim ‘şık abi’ hocadan istediğini alamamıştı. Yani vaaz esnasında abiye ekmek çıkmadı! Ama her şey bitmemişti, hoca bayram namazını tarif ederken ‘Niyet ettim bayram namazını kılmaya” diye tarife başlayınca bizim abi dizlerinin üzerine kalkıp, ‘Hoca bayram namazı değil; Kurban Bayramı namazı’ diye bağırdı. (İşte tam o anda istediği pas ayağına gelmişti sanki. İçinde tuttuğu ‘eleştiri’ yüklü havuz patlamış ve yüzüne sinsi bir rahatlama gelmişti. Hoca, madara olmuştu işte, milleti de o kadar cahil sanmasındı yani!)

Oysa, kitapta başka bir şey yazıyordu, kader, başka bir şey koydu önüne. Oturduğumuz yer, vaaz kürsüsüne epeyce uzaktı. Hoca efendi bizim beyefendinin lafını duymadı. Sadece kendi önündeki saftan üç beş cemaat arkasını dönüp baktı, hepsi bu! Adamın el-kol hareketlerinden mutlu olmadığını sezinledim. Hocaya sesini duyuramamıştı ve caminin ortasında öylece kalmıştı. 
...
Fakat yine de filmin son sahnesi henüz çekilmemişti; Tevafuk bu ya, hoca tarifi bitirdikten sonra bi-kaç cümle daha söyleyip, konuşmayı uzatmış ve bu arada camiye yeni gelenler için bayram namazını tekrar tarif etmeye başlamıştı. 

Ve yine aynı şekilde ‘Kurban Bayramı namazı’ demeyip ‘Bayram namazını kılmaya’ diye kurdu cümlesini. Abi’ye gün doğmuştu; dizlerinin üzerine tekrar doğruldu ve  –bu sefer daha yüksek bir sesle- ‘Hoca, bayram namazı değil, Kurban bayramı namazı, kurban bayramı namazı…’ diye tekrarladı. Golü nihayet atmıştı. Ama, işte... Olacağı buydu ya, beklediği yine olmadı. Hoca dönüp bakmadı bile. Ya sesini duymamıştı ‘Çıplak uyarıcı’ abinin, ya da duymazdan gelmişti. Sadece, az önce kendisine dönüp bakan cemaate bir-iki kişi daha eklenmiş ve onlar dönüp bakmıştı, bu sözlerin sahibine. 

Adam yenilgiyi kabullenmek zorunda kaldı. Tekrar dizlerinin üstüne otururken el kol hareketleriyle -sinirli bir şekilde ve bizlere baka baka- söylendi; ‘Söylüyoruz, söylüyoruz, duymuyor…’ (Aslında bu esnada ‘Abi hoca cahil, boş ver’ deyip adamı gazlamak vardı. Belki de cami içinde güzel bir şenlik olurdu kim bilir, neyse. Sessizliği korumak en iyisiydi tabi. Ben o anda kendimi imamın yerine koydum… Ben olsaydım böyle bağıran bir cemaate nasıl bir karşılık verirdim acaba? Adamın dediğinde ne vardı ki? Hiç bir şey yoktu. Basit şeylerdi bunlar. Bu da basit bir bayram namazı hikayesiydi aslında, evet ! 

Evet... Böyle durumlar, her zaman her yerde olabilir. Abiye de taktığım filan yok. Ama dikkat çekmek istediğim bir husus var; gerçek olan şu ki; -cemaatin içinde bu tarz insanların sayısı gün geçtikçe artıyor. İmamlar, normal ‘Beş vakit cemaatinin’ ipe sapa gelmez sorularıyla, sorunlarıyla uğraşırken, bir de ayrıca belli bi yaşa gelmiş, kırk sene, elli sene dinden-diyanetten bi haber yaşamış, başka yerde soluklanamayıp, cami cemaati içinde kendine yer edinmeye çalışan kişiliklerin, egolarıyla da uğraşmak zorunda kalıyor çoğu kez. Ve üstelik dışarıdan göründüğü gibi hiç te kibar, hiç te beyefendi değiller! Nerden mi biliyorum? Biliyorum çünkü İmam-Hatip camiası içinde olmam nedeniyle, yaşadığım/duyduğum/dinlediğim sayısız örnekler mevcut! 
...
Bu ülkenin imamları için "Bu ülkenin mahzun kişilikleri –daha ötesinde- ezik liderleriymiş gibi" algı oluşturuluyor. Ezana kızan hocanın yakasına, kızına kızan hocanın yakasına... (İstisnalar, her zaman her yerde vardır tabi, o ayrı!) 
...
Dikkat çekmek istediğim husus şu “Beş vakit namaz kıldırıyorlar, başka ne işleri var?” gibi bir cümleyle yola çıkıldığında, istikamet kayboluyor. Bu ve benzeri cümleler yan yana geldiğinde ise, tam da İslâm-İmam-Cemaat karşıtı kişilerin ekmekleri yağlanmış oluyor. Yazık, çok yazık! 
İmam, İslam toplumunun en önemli lideridir! 
Alternatifi kesinlikle yoktur!
Var mı?
...
Mevzu , iyi imam, kötü imam” mevzusu değil! “Namaz sonrası, İmam odasına yarım ayak girip, üstünü değiştirmekte olan hocaya ‘Hoca, bi gel’ diye hitap ederek, camın pervazına parmağını sürüp, hoca bu ne toz böyle” diye cemaatin içinde hesap soran adam, nasıl bir kafa yapısına sahip? 
...
Örnekler çok. Biz önce kendimiz imama saygı duyacağız. Önce, kendimiz imamı önemseyeceğiz. Cemaat olmak ayrı, hadsizlik ayrı şeyler.

Çok örnek anlatarak mevzuyu boğmak istemiyorum fakat; başımdan geçen bir şeyi paylaşayım; 10 sene kadar önce, Beyoğlu Müftülüğünde, Beyoğlu camileri dernek yöneticileri toplantısı vardı. Ben de bizim Halıcıoğlu Abdüsselam kuran Kursu’nun camisi adına o toplantıya katılmıştım. 30-40 kişi kadardık ve siyah saçlı sadece iki kişiydik. Kalanının neredeyse tamamı yaşlıydı. Ve bunların hepsi birbirine benzeyen, 60-65 yaşlarında, genellikle Karadenizli amcalardı. Yirmi yıldır, otuz yıldır cami dernek başkanlığı yapan adamlar gördüm. Bir adam neden yirmi sene cami dernek başkanlığı yapar? Yani o olmasa, cami batar mı? Bu süre zarfında neden kendi yerine birini yetiştirmez/ayarlamaz? (Gerçi bu her yardım derneği için geçerli bir soru olsun…) 

Konuyu toparlamaya çalışayım; Müftü Efendi, sorunları dinlemeye başladı. Ve inanın ki, kim sazı eline aldıysa, önce kendi imam-müezzinini şikayet etmeye başladı. O gün sözün bana gelmesini bekledim. Sıra bana gelince toplantıya katılan büyüklerimin yüzüne tek tek baktım ve değerli abiler, kıymetli büyüklerim, görüyorum ki çoğunuz imam-ve müezzinden şikayet ediyorsunuz. Burada bir anormallik var. İmam ve müezzine önce sizin sahip çıkmanız gerekmez mi? Siz dernek yönetimi olarak İmam Efendi’nin üstünde bir yaptırım hakkına sahip değilsiniz ki. Dernek ancak, camiyi güzelleştirme, eksiğini gediğini tamamlama adına faaliyet yapar. İmamın eksiğini-gediğini araştırma derdine düşmez’ dedim. Ortalık biraz karışır gibi olmuştu, o zaman.
...
Demem o ki, ilk evvela dernek yönetimi sahip çıkmalı imamına.
… 
Müftülük sahip çıkmalı. 
...
Ama gördüğüm/duyduğum kadarıyla, müftüler/müftülükler, şikayet gelen imam ve müezzin için önce kendi inisiyatifinden ‘eksi bir puan’ vererek yargılamaya başlıyor. Dernekçileri ise konuşmaya gerek yok! Bir çoğu ofsayt bana göre. “Her ay kiralarına zam yapmak isteyen ev sahibi psikolojisiyle yaklaşıyorlar” imamına müezzinine. Cemaatten ne beklenti olacak ki?
...
Biz cemaat olarak, imam doğru olursa "Biz cennete gireriz" zannediyoruz. 
...
Devlet şeriat olursa, ancak cehennem ateşinden kurtuluruz.
...
Öyle bir şey yok! İmamın eksiğinden önce, kendi eksiğini araştır, devletin/hükümetin/milletin şeriat olmasından önce, kendin yaşayabildiğin nispette yaşa şeriatı, din-i İslâm-ı mübini. Gerisi kendiliğinden gelir zaten!
...   
NOT: İstisnalar kaideyi bozmaz. Kim Allah rızası için bir görev yapıyorsa, hepsi mübarektir, hepsi değerlidir. Onları yargılamak/sorgulamak –tabi ki- haddim değil.

Allaha emanet olunuz, hayırlı cumalar

16 Ekim 2020 Cuma

Kaynak:Haber Kaynağı

Etiketler :

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.