BU GÜZEL YAZI KİMİN?

Mahmut Bıyıklı, etkilendiği bir yazıyı dile getiriyor. Minare yasaklarının gündemde olduğu bir vakitte çok tesirli bir yazı..

 

Kaliteli bir dergi

Diyanet dergisi, Diyanet İşleri Başkanlığı adına çıkarılan aylık bir dergi. Artık kabuklarını kıran derginin Genel Yayın Yönetmeni Dr. Yüksel Salman. Son yıllarda okuyucuya kaliteli, duyarlı ve nezih bir  yayıncılık örneği sunan derginin sayfaları arasında pek çok tanıdık ve sevilen isme rastlamak mümkün.

Bugün Aralık sayısındaki bir yazı üzerinde durmak istiyorum biraz. “Göğe Uzanan Şehadet Parmağı: Minare” serlevhasıyla çıkmıştı 228. sayı. O sıralar güncel olan minare yasağı ile ilgili fevkalade tesirli yazılardan oluşuyordu.

Frankfurt Goethe Üniversitesi İslam Dini ve Kültürü Araştırmaları Enstitüsü’nde görevli Ertuğrul Şahin’in derin vurgulu ve vâzıh yazısı elde yoksa bile bulunup okunmayı gerektiriyor. Senai Demirci’nin “Altı Minareli Bir Hatırla(t)ma” yazısı da öyle…

Fakat benim konum, “Üç Şerefeli Bir Yazı” üzerinde odaklanıyor. Tanıdık bir imzayı taşıyor metin. Yazıyı Yazarlar Birliği’nin Yönetim kurulunda Asım Gültekin’den dinledim. Her hafta yönetimden birinin yazısının okunma kararı alınmıştı. Asım abi toplantının sonunda müsaade isteyerek bir yazı okuyacağını söyledi ve bu gelenegi başlattı. Ama yazının kime ait olduğunu söylemedi. Yazı o kadar etkileyiciydi ki bu güzel yazı acaba kimin diye büyük merak içinde kaldım. Evet yazı sayın başkanımız Ali Ural’ındı. Gerçekten etkileyci harika bir yazı. 

(+)

Neydi beni bu kadar etkileyen?

Bugün elhamdülillah minareli mescidlerin kucağında yaşıyoruz. Her omuz hizamıza bir seri minare düşerek yürüyoruz İstanbulumuzun aziz kaldırımlarında. Ama gündelik hayatın gailesinden durulup da bu “ilahi istiklal marşı”nı dinmeye vakit ayıramıyoruz çoğu zaman.

“Tanrı uludur” hezeyanlarına yetişmedi bizim nesil ama acısı yüreğimizi bizzat şahitmişcesine kanatıyor hala. Ve fakat ben tranvay gürültüleri, tekerlek gıcırtıları, insan altı dünya orgundaki ağır metal tıngırtılar sebebiyle duyamıyorum o sadayı her zaman. Yüreğime çekemiyorum beni salaha felaha çağıran gök dailerinin som altından çağrılarını… Bir Fatih bir Eyüp bir Üsküdar olsa da gitsem, diyerek çalayürek kaçıyorum şehadetsiz dar arnavut kaldırımlardan…

Belki böyle bir hüzün metrobüsünden yeni inmeme raslamıştı bu yazı. Belki için için bu türküyü ben de söylüyordum gönlümle oturdum da hüzünlendim denilen şehadete vakitsiz zamanlarda. Kültür faaliyetlerinden olsun elini çekmeyen siyasi orkestranın gayrı armonik iniltilerinin unutturduğu bir “solo” ziyafetini yeniden hazzetmenin dünyasız huzuruydu belki de bu kelimeler ordusundan bu kadar etkilenmeme sebep…

İşte ilk beste:

“Birinci şerefe, Hz.Muhammed’in s.a.v.’in evinin damıydı. Irkın değil, takvanın ve ehliyetin zafer işaretiydi siyah Bilâl… Allahu ekber Allahu ekber dediği anda bütün taşları oynuyor gökyüzünün. Allahu ekber Allahu ekber dediği anda bütün taşlar yerine oturuyor. Eşhedü en la ilahe illallah dediğinde bütün güçlüler zayıf oluyorlar. Eşhedü en la ilahe illallah dediğinde bütün zayıflar kuvvetli oluyor…”

Ezan-ı Muhammedîyi “böyle” dinleyerek ciğerlerimize çekmeyeli kaç güneş yılı geçti kimbilir üzerimizden… Şehadet bizi onarmayalı kaç yamalı yaş eklendi uçuk mavi nüfus suretlerimize… “Ben de şahidim” demeyeli semalara selam durarak parmak hizasında…

Ve iki:

“Bir sabah uykudan yeni kelimelerle uyanıyor Nebî: “Namaz uykudan hayırlıdır” Ezanın sonuna Bilâl’in ilave ettiği bu cümleden öyle hoşnud oluyor ki “Bun ne güzel bir söz, sabah ezanında söylemelisin bunu” diyor Bilâl’e. O sabahtan beri uyku ve namaz terazinin iki kefesinde…”

Kim bilmiyor ki namazın uykudan hayırlı olduğunu. Omurgalı olmak, sürüngen olmaktan hayırlıdır. Vermek almaktan hayırlıdır. Gönüllülük zorunluluktan hayırlıdır… Cemal Öğüt Hocam merhum geliyor hatırıma. “Hayvanlar namaz kılmaz, kediler oruç tutmaz…” Büküyorum boynumu celal lafzın güzel he’sine doğru, …âhhh diyorum sessizce…

Ve üç:

“Bilâl gitti. Miras bıraktığı kimlik kartı elden ele dolaşıyor. “Duyuru”nun yapıldığı yer, her devirde tazeliyor cismini ve ruhunu. İslâm mimarisinin uzun boylu sancaktarı, camilere her dönemde yeni bir kimlik veriyor, zamanın izlerini taşıyan…”

Bir İtalyan seyyah anlatıyormuş hatıralarında… Gemi ile İstanbu’a girecekleri esnada yanıdaki gemi süvarisi şöyle diyor: “Yarın şafakta İstanbul’un ilk minarelerini göreceğiz!” “Yarın İstanbul’u göreceğiz” dese hiçbir şey hissetmeyecektim belki  diyen seyyah, bu sevdasını on koca yıl yüreğine gömmüş hasret adamdan çok etkileniyor…

Tıpkı benim içinden Bilâl geçen bir minare yazısından etkilendiğim gibi… Takvanın ve ehliyetin zafer işareti Bilâl!

Müslümanın Sinan yürekli minarelerinde eğirilik olmaz. Eğrilik, üç boyutlu gözlüklerle Avatar seyredip İslâm’ı Pandora’nın kutusuna sığdıranların nazarlarında!

Nazar değmesin diyorum, minaremin, ezanımın, müezzin-i ekberimin aşkını bir kurşun gibi yüreğinde taşıyanlara… Ve selam duruyorum, sözün tükendiği yerde esas duruşunu bozmayarak destan yazanlara!...

dünyabizim.com

 

Kültür-Sanat Haberleri