Fidanları kadar güçlü biri!

Okumak, araştırmak ve en önemlisi seçtiği yolda milim sapmadan ilerleyebilmek; işte, bunun adı: Sabahattin Zaim.

Aslında hayat dedikleri, diktiğin fidanların meyvesini toplamaktan başka bir şey değilmiş ve bazı insanlar var ki, o meyvelerin kıymetini bildiklerinden, hayat; onlara gözlerindeki yorgunluğun üstüne bir tebessüm çekerek, yüzlerine yerleştirdiği mutmain bir ifade ile teşekkür ediyormuş. Bu, çılgınlığın sınırlarının zorladığı zamanlarda; bir devrin, hem de en sancılı günlerin tanığı olan bir adam, eğer geride listelere sığamayacak ödüller ve icraatlardan ziyade; beyaz sakalları, gülümseyen yüzü ve -muhacirliğinden belki- o şık beresi ile kalabiliyorsa, o adam yaşamıştır, yaşayacaktır ve ölüm onu es geçen bir şey olarak akıllarda kalacaktır.

Haçın gölgesinden kaçış

İştip’te bir çocuk doğar; ‘hilalin himayesinden, haçın gölgesine düşmesin’ diye yollara düşürülür. Aile reisi bu zor kararı verirken Reisu’l-Ulema’ya danışır; çünkü o zamanlar insanlar, adım atmadan önce hayır olanı bulma çabasındadır. Aradığınız sadece bir evlat ya da sadece bir şehir veya sadece itibar değil de hayır ise, bulduğunuz da neticede hayırla yad edilmek oluyor sanırım. Makedonya’dan İstanbul’a, Fatih’e yerleşen bu insanlar, geride bıraktıklarının derdinden ziyade, ileriye bırakacaklarının ve “okuyup kaymakam olacağım” diyen bir çocuğa imkân sağlamanın derdine düşerler. Nasıl başlanırsa öyle de gidilirmiş ya, bu kaymakam olmayı hedefleyen çocuk da 5. sınıfta iken, okul birinciliği ile aldığı ödül olan, kalın ve gösterilişli ansiklopediler ile hayatının aralarında geçeceği dünyaya başlamış olur.

Vefa’lı bir klasik

1940’lı yıllarda Türkiye’deki batılılaşma hareketleri açısından önemli bir gelişme olur. Seçilen birkaç okulda her gün Latince dersinin okutulduğu, üniversite hocalarının derslere girdiği bir sınıf açılır. Bu sınıflardan biri de Vefa Lisesi’ndedir. Klasik batı eğitimi ile bir nesli yetiştirmek amaçlanırken, bu sınıfa seçilen ve bu sınıfı bitirebilen 13 kişiden birinin, İslam’ın doğru olarak algılanması ve yaşanması yönünde katkıları olup, bugün önemli makam ve mevkilerde bulunan pek çok şahsiyetin yetişmesine vesile olacağı bilinse idi nasıl tepki verilirdi, merak ediyorum. Ama kim ne derse desin Nurettin Topçu ve Reşat Ekrem Koçu gibi hocaların lise eğitimi verdiği bu genç, batıya da doğuya da nasıl bakması gerektiğini bilen, oldukça dengeli bir yol tutar. Sıra üniversite eğitimine geldiğinde zor olanı bir kez daha dener ve o gün için sınavsız girilen üniversite yerine girmenin hiç de kolay olmadığı Mülkiye’ye gözünü diker.

25. saat: Azim

Mülkiye’de pek çok etkinliğin yanı sıra oldukça sıkı ve disiplinli bir eğitimi geride bıraktığında aslında bavullara da dosyalara sığmayacak kadar anı ve tecrübe vardır Sabahattin Zaim’in terkisinde. Lakin hayat, asıl şimdi başlıyordur. Bir süre maiyet memurluğunda stajyerlik yapar; daha sonra Fatih kaymakam yardımcılığı ile Eyüp kaymakam vekili ve Belediye şube müdürü olarak İstanbul’da görev yapar. Bir taraftan kaymakamlık kurslarına devam edip, aynı zamanda Hukuk Fakültesi’ne başvurarak, hukuk muadeleti imtihanlarına girer. Vakit onun için nasıl işliyordu bilemiyorum; ama 24 saatin dışında bir şeyler vardı muhakkak. Kurs biter, hukuk muadelet diplomasını da alınca, artık avukat olma hakkına da sahip olarak asıl hayaline, kaymakamlığa başlar.

Suyu güzel olan bir yere…

“Nereye gidiyorsun” derler, “suyu güzel olan bir yere” diye anlatır; ama Kahta’ya gelince görür ki bu güzel diye anlatılan “su” ortada yoktur. “Kaymakamlık, masadan kalkmakla başlar” der ve tüm bölgeyi gezer; yapılacak ne varsa tespit edip insanlara faydalı olmaya çalışır. Antep fıstığı diye bilinen fıstıkların, halk tarafından aşı tutmuyor diye kesilmesine el atar, ilk domatesi yetiştirir ve özellikle kadınların gönlünü fethederek su sorununu çözmeye çalışır.

İnsanların hayata bakışları adına bir şeyleri değiştirilebilme çabasını her alana taşıyarak, müsamereler düzenler, Adıyaman ile Kahta arasındaki bağı kuvvetlendirici etkinlikler yapar. Adıyaman’da yapılan voleybol ve atletizm müsabakaları bunlardan sadece bir kaçı. Ve artık öyle bir konumdadır ki, tek başına, sessiz sedasız geldiği Kahta’dan, çok büyük bir kalabalık ile uğurlanır. Daha sonra Ayancık ve Abana kaymakamlığı da yapmıştır; ama bunlar sadece bir bekleme süresi içindir.

 

Hocaların hocalığına doğru

Askerlik döneminde, üniversitede asistanlığa geçerek akademik bir hayata yönelmek için kolları sıvar. Kaymakamlık sürecinde de görmüştür ki idarecilikten başka bir şey vardır onu çeken. Onu aslında, ilkokuldaki ansiklopedileri çağırmaktadır. Asistanlık sınavlarına girer. İmtihanı kazanır; ama üniversite içi bir takım sebeplerden ötürü beklemesi istenir. 1953 yılında aldığı bir mektupla İstanbul Üniversitesi Sosyal Siyaset Kürsüsü’ndeki asistanlığına başladığında, bir ömrün geçeceği ve hakiki anlamda onu, ona ve herkese bildireceği bir şeyler başlar. Akademik kariyerinde basamakları emin adımlarla çıkarken, yurt dışı tecrübeleri, edindiği çevreler ve çok iyi bir gözlemci olmasının onu “hocaların hocası” yapan serüvende büyük etkisi olduğunu düşünüyorum.

İslam’a da Tük milletine de hizmet etmek

Hayatı gözden geçirildiğinde, hiç kimseye “hayır” demediğini düşündüğüm Sabahattin Zaim’in, akademik hayatı içinde el atmadığı hiçbir saha kalmamış gibi. Göçmen dernekleri ve mültecilerin sorunlarından tutun da sendikalara, parti kuruluşlarına, Türkiye’nin ilk motor üretimi olan “gümüş motor” projesine, 1000 Temel Eser ve daha pek çok toplum kuruluşlarının faaliyetlerine kadar geniş bir alanda insanların yetişmesine katkı sağlayıp, toplumun bilinçlenmesi için çaba sarf etmekten geri durmamış biridir o. Elbette ki,  Sabahattin Zaim denilince akla gelen, “İslam iktisadı” kavramı ve başta İlim Yayma Cemiyeti olmak üzere pek çok ilkler de vardır. Ama hayatında onu tatmin eden iki unsurdan birinin İslam İktisadı Dünya Ödülü olması, diğerinin ise Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından verilen ‘üstün hizmet ödülü’ beratı ve madalyası olması dikkatlerden kaçmamalıdır. Zira o bunlardan ilkinin “İslam’a hizmet etmiştir” ibaresi; ikincisinin ise “Türk milletine hizmet etmiştir” ibaresinden dolayı taşıdığı değeri öne çıkarmıştır.

Yani Necip Fazıl’ın “sevgilim” diye seslendiği bu zat-ı muhterem, “hocaların hocası” ya da “son sipahi” olarak da adlandırılsa bile bir gönül mimarı olarak zihinlerde kalacaktır. Çünkü gönlü imar edemeyen birinin, bir bina dikebilmesinin mümkün olmadığını düşünüyorum.

 

 

dunyabizim.com

Kültür-Sanat Haberleri