İpini medya çekti

Hrant Dink’in çevresindeki 125 kişinin tanıklığıyla kitap yazan Tûba Çandar: Çölaşan iki yazı yazdı, davanın ipuçlarını da verdi. Ve karalama kampanyası başladı. Bu sürek avı üç yıl sürdü.

NEŞE DÜZEL

TÛBA Çandar, Genelkurmay’ın Sabiha Gökçen haberiyle ilgili açıklamasından sonra gazeteci Emin Çölaşan’ın iki yazısına dikkat çekti: O yazılarda birden bire Agos’ta çıkan bir yazı dizisindeki ‘zehirli kan’ cümlesinden bahsediliyor. Ve karalama kampanyası başlıyor. Bu sürek avı üç yıl sürdü.

HRANT kitabı yarın piyasaya çıkacak olan Tûba Çandar, Neşe Düzel’e konuştu.   
 
Tuba Çandar: ‘Veli Küçük Hrant’ı aradı’
  
 
 
 
“Hrant ölmeden 9 gün önce, bir yakınına ‘Veli Küçük beni rahat bırakmıyor. Bir şey yapacaklar bana. Beni sürekli tehdit ediyor. Hatta bir ara kendisi de beni aradı’ diyor.”

 “Dava açılacağının ipucunu Emin Çölaşan veriyor ve altın vuruşu yapıyor. Yargı sürecinde basında karalama kampanyası sürüyor. Bu sürek avı tam üç yıl sürüyor.”

 “Bursa’dan Ahmet Demir imzalı tehdit mektubu geliyor. ‘Yeşil’ kod adını kullanan adam bu! ‘Oğlunun cesedini Ankara’daki Jandarma’nın önünden toplayacaksın’ diyor.”

* * *

NEDEN TUBA ÇANDAR

2007’de gazetesi Agos’un önünde öldürülen Hrant, yaşarken de, ölümüyle de bize çok şey söyledi. Biz hep bu toprakların sahiplerinden olan Ermenilerin 1915’te nasıl katledildiklerinden söz ettik. Resmî tarihin reddettiği gerçeği öğrenmeye çalıştık. Ama Hrant’ın ölümü, Ermenilerin 1915’te nasıl katledildiklerini anlatmadı bize sadece. Soykırımdan kurtulabilen ve Anadolu’da barınabilen Ermenilerin ve onların torunlarının da hayatlarının Cumhuriyet Türkiyesi’nde nasıl katledildiğini ortaya koydu. Ayrıca Hrant ölümüyle, bu ülkedeki devletin suça batmış derinliğini de herkese gösterdi. Ölümüyle adeta derin devletin bir tarihçesini yazdı. Ölümüyle hepimizi, derin bir acıyla sarsarak değiştiren Hrant’ın yarın doğum günü. Hrant Dink Vakfı, barış için mücadele eden iki kişiye, yarın düzenlenen bir törenle ‘Uluslararası Hrant Dink Ödülü’ verecek. Ve, yarın Hrant da bir ödül alacak. Yazar Tuba Çandar’ın, Hrant’ın çevresindeki 125 kişinin tanıklığıyla yazdığı Khent Hrant ve Baron Hrant olmak üzere iki kitaptan oluşan HRANT kitabı yarın piyasaya çıkacak. Tuba Çandar, Hrant’ı, duygularını, düşüncelerini, mücadelesini, ailesini, yakınlarını ve Ermeni cemaatinin resmî ve günlük hayatını, siyasi duruşunu anlatan enfes bir kitap yazmış. Kitapta sadece Hrant’ın yaşam öyküsü anlatılmıyor, Hrant’ın dünyası içinde yer alan Anadolulu Ermenilerin de yaşamları anlatılıyor. Aslında biz Anadolu’da kalanları da bir nevi öldürmüşüz. O kadar güç şartlarda Ermeni kimlikleriyle yaşamışlar ki ve yaşamaya da devam ediyorlar ki... 1915’le yüzleşemeyenler acaba 1915 sonrasıyla nasıl yüzleşecekler? Hiç bu kadar zor bir hayat hikâyesi okumamıştım. Tuba Çandar sayesinde Hrant, barış için mücadele etmeye, anlatmaya, konuşmaya devam ediyor.

* * *

NEŞE DÜZEL: Hrant, vurulmadan önce öldürüleceğini hissettiğini anlatan o ünlü “Güvercin” yazısını yazmıştı. Hrant, suikasta uğramadan ne kadar önce böyle bir olayın olabileceğini hissediyor?

TUBA ÇANDAR: Yargıtay, mahkûmiyet kararını onaylayınca, Hrant büyük bir çöküş içine giriyor ve hayatının son altı ayını çok tedirgin yaşıyor. Hâlbuki Hrant’ın son üç yılı yargının kıskacında geçmişti. Ama o, Yargıtay kararına dek, hakkında süren davayla ve suçlamayla ilgili çok da tedirgin olmuyor. Çünkü Hrant masumiyetinden emin.


Hrant’a yapılan suçlama nedir?

Hrant, 2003 yılında gazetesi Agos’ta “Ermeni Kimliği Üzerine” başlıklı on bir bölümlük bir yazı dizisi yazıyor. Bu uzun yazı dizisinden tek bir cümle cımbızlanıyor ve bu cümleye dayanılarak Hrant’a dava açılıyor. “Türklüğü neşren tahkir ve tezyif etmek” şeklinde formüle edilen, o ünlü 301. Madde’den sürdürülüyor bu dava. Hrant bu davanın düşeceğine inanıyor ama altı ay hapis cezasına çarptırılıyor. Kararın açıklandığı gün, “ben, bu Türk düşmanı yaftasıyla, mahallemdeki insanların yüzüne nasıl bakarım?” diye ağlıyor.


Sonra da Yargıtay’a başvuruyor öyle mi?

Evet. Ekim 2005’te kararı Yargıtay’a taşıyor. Yargıtay, 2006 temmuzunda mahkûmiyet kararını onaylıyor. İşte o noktadan sonra, Hrant, hayatının son altı ayında çok büyük bir tedirginlik yaşıyor.


Hrant, o yazı dizisinde Türklüğü eleştirmedi. Aksine o yazı dizisinde, diasporanın oluşturduğu ‘Ermeni kimliğini’ eleştirdi, değil mi?

Aynen öyle. Hrant, o yazıda, diasporaya, “içinizdeki Türk algısını değiştirin, bu Türk algısından kendinizi kurtarın çünkü bu korku ve nefret sizi zehirliyor, sizi hasta kılıyor. Siz, artık bütün enerjinizi yeni kurulmuş olan Ermenistan’a yönlendirin” diyor. Çünkü diaspora, tamamen Türk’e duyduğu travmaya dayalı olarak Ermeni kimliğini oluşturuyor. 1915 travmasını, Ermeni kimliğinin temel taşı yapıyor. Ve, kimliğini bu travmayla besleyip ayakta tutuyor. Hrant işte yazısında bu hastalıklı durumu anlatıyor.


İlk hangi olay Hrant’ın öldürüleceğini fark etmesine neden oluyor?

Tam olarak bilmek zor ama şu var. Duruşmalardan birinde, mahkeme salonunda Hrant ve avukatları bir linç girişimiyle karşılaşıyorlar. O duruşmada müdahil avukatlar arasında ‘Büyük Hukukçular Birliği’ denen derneğin başkanı Kemal Kerinçsiz de var. Fakat Hrant o gün mahkeme koridorlarında birini daha görüyor. Bu kişi, Veli Küçük.


Hrant’ın davalarına Veli Küçük’le Kerinçsiz’in gelmesi asıl büyük uyarı mı?

Evet. Birkaç arkadaşına Veli Küçük’ün ismini zikreden Hrant’ın, “işte şimdi bittim” diye ifadeleri var.


Kitabınızda, gazeteci yazar Belma Akçura, size, Hrant’la arasında geçen bir konuşmayı anlatıyor. Hrant ona, “Beni asıl hani şu Susurluk’taki General var ya o korkutuyor” diyor. Akçura, “Kim, Veli Küçük mü” diye soruyor. Hrant, “Evet” diyor. Hrant, Akçura’ya ayrıca, “Bu davayı derin devlet açtırdı. Çünkü özellikle Sabiha Gökçen haberinden sonra derin devletin benimle hesabı var... Sana bunu ödetiriz gibisinden bana bunu hissettirdiler zaten” diyor. Hrant tehlikeyi böylesine çıplak bir şekilde fark ettiğinde ne yapıyor?

Çok da fazla bir şey yapmıyor. Yakın çevresinde bir ara yanına koruma alması konuşuluyor. Hrant, “korumaya nasıl güvenebilirim” diyor. Etyen’le (Mahçupyan) birlikte Manisa’da çelik yelek üreten bir fabrika buluyorlar. Bir ara çelik yelek giyiyor Hrant. Fakat özgürlüğüne o kadar düşkün ki, ondan da sıkılıyor.


Bir süre için yurtdışına gitmeye çalışmıyor mu?

Mesela Orhan Pamuk hemen gitti ve iyi de yaptı ama Hrant bunu yapamıyor. Ailesiyle bu konuda toplantılar yapıyor ama hiçbir zaman somut bir karar alamıyor. “Hadi gidelim” diyemiyor.


Niye?

Hrant senden benden daha çok buralı Neşe! Başka bir toprakta yaşaması mümkün olmayan bir çiçek sanki o. Bir de hayatta hiçbir şey düz bir çizgide ilerlemez. O dönemde Hrant, içerde davalarla boğuşuyorken yurtdışında peş peşe ödüller alıyor. Yurtdışına bu gidiş gelişlerle de tedirginliği tabii kesintiye uğruyor. Oralarda gene Türkiye’nin AB’ye üye olmasının gerekliliğini, Ermeni sorununun ancak Türkiye’nin demokratikleşmesiyle çözüleceğini anlatıyor. Diasporanın tutumunu eleştirmeyi sürdürüyor. Türkiye-Ermenistan arasında dostluğun kurulmasının önemini anlatıyor. Ne acı! Hrant, o dönemde yurtdışında ödüller, Türkiye’de ise tehditler alıyor.


Hrant İstanbul’da Valiliğe çağırılıp, odadaki iki MİT görevlisi tarafından tehdit edildiğinde ne düşünüyor peki?

“Hrant Bey, biz sizi tanıyoruz, biliyoruz. Ama sokaktaki adam bilemez ki. Onların yarın, öbür gün ne yapacakları belli olmaz” diyorlar. Tabii Hrant bu dostane uyarının (!), üstü kapalı bir tehdit olduğunu hemen anlıyor ve Valilik’ten çıkar çıkmaz, “bana gözdağı verdiler” diyor.


Dostlarına endişelerini söylüyor mu?

Tabii ki... En yakınlarına söylüyor. Hrant çok kalabalık yaşayan biri. Çünkü hep çoğalarak yaşıyor o. Eski ilişkilerini hiç eksiltmeden bugününe taşıyor. O yüzden bütün bunları, lisedeki eski solculuk döneminden Oşin Çilingir gibi, hapishane döneminden Necdet Koçtürk gibi dostlarına da anlatıyor. Baskın Oran, Etyen Mahçupyan, Ali Bayramoğlu, Oral Çalışlar, Ayşe Önal gibi gazeteci yazar arkadaşlarına da söylüyor. Zaten ilginç olan şu! Hrant’ın Valiliğe çağırılmasından bir gün önce Genelkurmay bir açıklama yapıyor.


Hatırlıyorum. Genelkurmay, Sabiha Gökçen haberiyle ilgili bir açıklama yaptı. Çünkü Hrant, Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen’in Ermeni bir yetim kız olduğunu Agos’ta belgeleriyle haber yapmıştı. Genelkurmay bir bildiri yayınlayarak, “bu haberi yayımlayan kişi ülkenin birliğine ve bütünlüğüne nifak sokuyor” dedi. Hrant bu açıklama karşısında ne düşünüyor peki?

Hrant’ın hikâyesinde kilit olay, onun Agos’ta yayımladığı Sabiha Gökçen haberidir zaten. Sonun başlangıcı, bu haberdir! Çok ilginç olan şu: Bu haber Agos’ta çıktıktan sonra pek bir şey olmuyor. Ancak aradan iki hafta geçiyor, Hürriyet gazetesi bu haberi Agos’tan iktibas ederek manşet yapıyor. Ve kıyamet, işte o zaman kopuyor. Genelkurmay açıklaması da zaten Hürriyet’in manşetinin ertesi günü yapılıyor. Bir sonraki gün de Hrant, Valiliğe çağırılıyor. O sırada Ege Ordu Komutanı olan Hurşit Tolon bir açıklama yapıyor. Bütün bunlar, bir işaret alınmış gibi birbirini izliyor.


Sonra da peş peşe davalar mı geliyor?

Evet. Gene çok ilginçtir! Davalar, Sabiha Gökçen haberine dayandırılarak açılmıyor. Çünkü bu olayı büyütmek ve kamuoyunda tartıştırmak istemiyorlar. Bu yüzden de gidip, Hrant’ın Agos’ta yazdığı, konuşmanın başında anlattığım o yazı dizisinden bir cümleyi cımbızlıyorlar ve davaları öyle açıyorlar. Ve gene çok ilginçtir! Bu ‘cımbızlama’ davanın açılacağının ipucunu da Hürriyet’teki köşesinde Emin Çölaşan veriyor.


Yazısında Çölaşan neyin haberini veriyor?

Genelkurmay’ın Sabiha Gökçen haberiyle ilgili açıklamasından hemen sonra, Çölaşan peş peşe iki yazı yazıyor. 24 Şubat 2004 tarihli yazısında, “Bir gün Sabiha Gökçen’in sırtından böyle oyunlar oynanacağı ve Ermeni ilan edileceği hiç aklıma gelmezdi” diyor. 28 şubattaki yazısında ise, “Bu ülkede fikir ve ifade özgürlüğü gelişiyor... Her şey özgür, her şey serbest. İmam nikâhından Arapça yazıya, Türkün zehirli kanına kadar... AB’yi babalarının hayrına istemiyorlar” diyor. Düşünün daha ortada bir şey yok. Sadece Sabiha Gökçen haberi Hürriyet’te yayımlanmış. Ama birden bire Agos’ta çıkan bir yazı dizisindeki “zehirli kan” cümlesinden bahseder oluyor Emin Çölaşan!


Hrant’ın aleyhine haberler hep Hürriyet’te mi çıkıyor?

Hayır. Bütün basının bu olayda parmağı var. Hiçbiri temiz değil. Hrant’ın yargılanma sürecinde basında müthiş bir karalama kampanyası sürdürülüyor. Ama köşe yazarları arasında altın vuruşu Çölaşan yapıyor. Yoksa Hürriyet, Milliyet, Cumhuriyet, Dünden Bugüne Tercüman, hatta Radikal... Bunların hepsinde çıkıyor yazılar. Mehmet Ali Kışlalı, Oktay Ekşi, İlhan Selçuk, Hasan Pulur, Emin Pazarcı, Deniz Som, Melih Aşık Sabiha Gökçen haberini ele alan yazılar yazıyorlar. Tabii bu arada ana akım medyada haber sayfaları da devreye giriyor. Hele bir de lümpen milliyetçi medya var ki, onlar artık maymun, köpek benzetmeleri yapıyorlar ve “Hrant’ın hırlayışı” başlıklı yazılar yazıyorlar. Basın, Hrant’ın şahsına yönelik bu hedef gösterme kampanyasını başlattığı sırada da, Ülkü Ocakları gelip Agos’un önünde gösteri yapıyor. “Ya sev ya terk et”, “Bir gece ansızın gelebiliriz” gibi korkutucu sloganlar atıyorlar. Hepsi iç içe geçmiş şeyler bunlar.


Bütün bu davalar, tehditler, karalama kampanyaları, infaz etme çabaları... Hrant’ın ölüme yürüyüşü ne kadar sürüyor?

Bu sürek avı tam üç yıl sürüyor. Sabiha Gökçen haberi Şubat 2004’te yayımlanıyor. Hrant 2007 ocakında öldürülüyor. Hrant, hayatının son altı ayında, artık sokağa çıkamaz hale geldiğini düşünüyor.


Nasıl bir acı bu!

Artık medyada çıkan her haberde Hrant’ın adının önüne, “Türklüğü aşağılamak suçundan yargılanan Hrant Dink”... Ya da “Türklüğe hakaretten mahkûm olan Hrant Dink”... Ya da “Türk düşmanı olarak Yargıtay’ca mahkumiyeti onanan Hrant Dink” tamlaması konuluyor. Bu haberlerle, ‘Türk düşmanı Hrant Dink’ algısı ve yargısı kamuoyunda pekiştirilmeye çalışılıyor. Bu arada Hrant sürekli ölüm tehditleri alıyor. Hele Yargıtay’ın kararından sonra mailbox’ı tehditlerle dolup dolup taşıyor. Bilgisayar orta yerde olduğu için Agos çalışanları bunları görüyor. Ve, en sonunda Hrant’ın oğluna tehdit geliyor. Hrant’ta, “güvercin tedirginliği” işte o zaman başlıyor.


Yine kitabınızdan öğreniyoruz ki, kızı Sera Dink, babasının bu yazısından öyle tedirgin oluyor ki, bir hafta ağlıyor. Ama kimse bir şey yapamıyor, niye?

Eşi Rakel ailenin o sırada yaşadıklarını çok iyi anlatıyor kitapta. Hem bir şeyler olduğunu hissediyorlar, biliyorlar, hem de konduramıyorlar. “Artık 21. yüzyılda bu kadarını da yapamazlar” diye düşünüyorlar. “Bizi korkutmaya sindirmeye çalışıyorlar” diye açıklamaya çalışıyorlar bütün bu kuşatılmayı. Mesela Ali Bayramoğlu’nun anlattığı bir olay var kitapta.


Hangi olay?

Bursa’dan Ahmet Demir imzalı bir tehdit mektubu geliyor. Ahmet Demir “Yeşil” kod adını kullanan adam. Mektupta, “oğlunun cesedini Ankara çıkışındaki Jandarma karakolunun önünden toplayacaksın” yazıyor. Hrant, bunu Ali’ye anlatıyor. Ali, hemen o sırada Edirne Emniyet Müdürü olan Hanefi Avcı’yı arıyor. Avcı, “Bu tehdit mektubuyla derhal Valiliğe başvursun, dilekçe versin ve tedbiren koruma istesin. Ama bu tür mektuplardan bir şey çıkacağını sanmam” diyor. Ali ve Hrant, o gün ilk kez Hrant’ın yurtdışına gidip gitmemesi meselesini konuşuyorlar.


Kitabınızda Ali Değermenci’nin Hrant’ı ölümünden bir hafta önce Agos’ta bir ziyareti var. Değermenci Hrant’la konuşmasını şöyle anlatıyor: “10 ocak çarşamba akşamı Agos’a gittim. Hrant bana, ‘Ali, bu aralar beni rahat bırakmıyorlar’ dedi. Önce MİT tarafından uyarıldığı İstanbul Valiliği’ndeki görüşmeyi anlattı. Sonra da ‘Veli Küçük de benimle uğraşıyor. Veli Küçük beni rahat bırakmıyor. Peşimi bırakmıyor. Bir şey yapacaklar bana. Beni sürekli tehdit ediyor. Hatta bir ara kendisi bile beni aradı’ dedi.”

Hrant, bir tek Ali Değermenci’ye söylemiş bunu.


Peki, bütün bu infaz sürecinde, Hrant’a medyada sahip çıkan olmuyor mu hiç?

Olmuyor... Sahip çıkabilecekken çıkamayanlar için çok büyük bir elem konusu bu zaten. Yakın arkadaşları Ali Bayramoğlu, Oral Çalışlar, Baskın Oran ve Cengiz Çandar bu kitapta günah çıkarıyorlar. “Hepimizin başında dertler vardı. Bize de davalar açılıyordu. Biz Hrant’ı kendimizden biri olarak gördük ve onun Ermeni olduğunu unuttuk” diyorlar... Ama şu da var. Hrant bu dava sürecinin medyada büyütülmesini pek de istemiyor galiba. En azından başlangıçta böyle bu... Onun da arkadaşlarından böyle bir talebi olmuyor. Sadece Ayşe Önal Akşam’da bir yazı yazıyor. Ona da ‘Hrant’ın metresi’ diye saldırıyorlar.


Kitabınızda okuduğuma göre, Yargıtay’ın 301’den mahkûmiyet kararının açıklandığı gün Hrant gözündeki yaşı silmiş ve “Bu benim ölüm fermanım” demiş. Yargıtay mahkûmiyet kararını kesinleştirince de mi, medya Hrant’a sahip çıkmıyor?

O dönemde kendisi de zor durumda olan ve ancak Hürriyet’in Pazar ilavesinde yazı yazma imkânını bulan Ahmet Altan, 10 Ekim 2005’te bir yazı yazıyor. “Ülkede hukukla adalet arasındaki bağ kopmuş gibi gözüküyor. Hrant Dink altı aya mahkûm ediliyor... Dedelerimiz Hrant’ın dedelerine acılar çektirdi, şimdi de biz mi Hrant’a acı çektireceğiz?” diye itiraz ediyor. Bir de sadece Radikal gazetesi, Hrant’ın 301. Madde’den yargılanmasına neden olan yazı dizisini aynen yayımlıyor ve Hrant’ı savunuyor.


Hrant’ı neden öldürüyorlar? Amaç ne bu cinayette?

Perihan Mağden’in Hrant’ın ölümüne yakın bir tarihte yapılan bir panelde çok önemli bir saptaması var. “Türkiye’nin bir Ermeni sorunu yoktur, Türkiye’nin bir Hrant Dink sorunu vardır” diyor Mağden. Gerçekten de Türkiye devletinin bir Hrant Dink sorunu vardı. Bence Hrant’ı sahiciliği yüzünden öldürdüler. Görüyorsunuz, bu kadar çok sayıda Kürt aydını, siyasetçisi var. Kürtlerden bir tane Hrant çıkmıyor.


Niye sizce?

Hrant, demokratikleşmeyi, sivilleşmeyi, hesap verir olmayı, şeffaflığı hem Türkiye için, hem de kendi cemaati için talep etti. Bu çok zor bir şey! Kürtlerin önde gelenleri bunu yapamıyor. Onlar, kendilerine dair meselede suskun kalıyor. Ayrıca Hrant, “Ermeni meselesini ölenler üzerinden değil, kalanlar üzerinden konuşalım” diyor. Bu meseleyi sayılar üzerinden tartışmayı hep çok ayıp ve utanç verici buluyor. Zaten Sabiha Gökçen haberi de, onun bu meseleyi ‘kalanlar’ üzerinden konuşulmasının istemesinin bir sonucudur.


Anadolu’da kalan Ermenilere ne oldu?

Bunlar ya kimliklerini gizleyerek ya da Müslümanlaşarak hayatta kalabildiler. Bakın, çok önemli bir nokta daha var. Danıştay saldırısının zanlıları, “yakalanmasaydık, Ermenileri öldürecektik” diye bir ifade veriyorlar.


Nasıl!


Yeni Şafak gazetesi bu ifadeyi birinci sayfadan veriyor. Bunun üzerine Hrant, bir yazı yazıyor. Hem Yeni Şafak’ı bu haberini takip etmeye çağırıyor, ki gazetelerin görevi budur. Fikri takip yapmak zorundadırlar. Hem de diğer basına Hrant, “Niçin susuyorsunuz? Yahu, ilaç için, içinizden bir taneniz de mi bu haberi görmedi? Hiçbirinizin mi yayın kurulunda, bu haberin üzerine gidelim tartışması yaşanmadı?” diye feryat ediyor. Hrant, hükümeti, İstanbul Valisi’ni ve Emniyet Müdürü’nü de bu ifadeye kayıtsız kalmamaya çağırıyor.


Hükümet durumun farkında değil miydi ya da arkasındaydı da buna göz mü yumdu?

O ayrı bir kitabın konusu.


İktidar partisinin içinde de Hrant’a karşı olanlar var mıydı?

301. Madde’nin kaldırılmamasıyla ilgili Hrant, dönemin Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in adını telaffuz ediyor. Son yazısında “Canım 301’in bu kadar da abartılacak bir yanı yok. Mahkûm olmuş, hapse girmiş biri var mı?” diyen Çiçek’i zikrediyor.
 

Taraf

Gündem Haberleri