Abdullah Öcalan ve esef

xxx1579

Türkiye, yakın tarihinin en önemli kırılma noktalarından birinden geçiyor.

Bu anayasa değişikliği gerçekleşirse, Kemalist rejim, demokrasi karşısında çok önemli mevzilerinden birini kaybedecek.

Toplumların geçtikleri böyle kırılma noktaları en tehlikeli zamanlardır.

Sistem, kendini koruyabilmek için her yolu dener.

İnegöl’de ve Dörtyol’da yaşananları gördük.

Eğer, kontrgerillanın parmak izlerini taşıyan “oyun” ortaya çıkarılmasaydı bütün ülkeye yayılacak bir Kürt-Türk çatışması doğabilecekti.

Referanduma birkaç gün kala, PKK’nın ateşkes kararına rağmen dokuz gerillanın öldürülmesini de kimsenin doğal karşıladığını sanmıyorum.

Sahurda öldürülen imamlar, okulların bombalanması, bir uzman çavuşun sokak gösterileri sırasında bir çocuğu vurması, dokuz gerillanın öldürülmesine misilleme olarak PKK’nın iki karakola “sızma” harekâtı düzenleyip püskürtülmesi, sokak hareketleri, Türk şovenlerin demeçleri, Akın Birdal’a düzenlenen kalleş saldırı...

Bütün bunlar, kımıl kımıl bir şiddetin, her an alevlenmeye hazır bir halde hayatımızın içinde dolaştığını gösteriyor.

Karşı karşıya olduğumuz tehlikenin çözümü konusunda değişik fikirler var.

Bizim gibi düşünen Kürtlerle Türkler, çözümün demokraside, özgürlükte, eşitlikte olduğuna, bu anayasa değişikliklerinin bunun yolunu açacağına inanıyor.

Bütün gücümüzle “Evet” çıkması için uğraşıyoruz.

CHP, MHP koalisyonu Anayasa değişikliklerine tümden karşı çıkıyor ve halkın bu değişikliğe “Hayır” demesi için uğraşıyor.

PKK ile BDP ise referandumun boykot edilmesini istiyor.

CHP ile MHP’nin Kürtleri “Hayır” demeye ikna etmesi, PKK ile BDP’nin küçük bir istisna dışında Türkleri “boykota” çekmesi imkânsız.

Bütün bu tercihler, siyaset içinde meşru tercihler.

Bir ülkede, sistemi değiştirmek isteyenler kadar sistemi sürdürmek isteyenler de olacaktır.

Burada normal olmayan tek şey, siyasi bir çekişmede PKK’nın silahlı bir unsur olarak bulunması.

Bir halk, bir örgüt, bir devlete baş kaldırabilir, bağımsızlık isteyebilir, rejime karşı ayaklanabilir ve silaha sarılabilir, bunun yeryüzünde birçok örneği var.

PKK da yola böyle “büyük” bir hedefle çıkmıştı.

Ama bir örgüt, “partiler arası” siyasi bir mücadeleye “silahla” müdahale edemez.

Biz yıllarca ordunun siyasete “silahla” müdahale etmesine karşı çıktık ve bunun değişmesi için uğraştık.

Şimdi PKK, kendisinin “siyasete” silahla müdahale etmesini doğal karşılamamızı ve bunu eleştirmememizi istiyor.

Bununla da kalmıyor, aynı ordunun jargonunu kullanarak, kendisi gibi düşünmeyenleri sert sözlerle suçluyor, hatta tehdit ediyor.

PKK, silah kullanmak istiyorsa, isteklerini silahla gerçekleştirmek istiyorsa, silahlı bir örgütün rakibi başka bir silahlı örgüttür, ordudur.

PKK, siyaset yapmak, “silahsız” örgütlerle yani siyasi partilerle siyasi bir çekişmeye girmek istiyorsa, o zaman da silahı siyasetin içinde bir tehdit olarak kullanamaz.

Silahı siyasette kullanmak isterse, hayatını “silahı siyasetten çıkarmak” için orduyla mücadele ederek geçirmiş insanlar, buna elbette karşı çıkarlar.

Biz, barış, demokrasi, eşitlik ve özgürlük istiyoruz.

Bunların “silahsız” sağlanabileceği bir ortama kavuşabileceğimize inanıyoruz, Kürtlerin bağımsızlığının, özerkliğinin televizyonlarda tartışıldığı, gazetelerde yazıldığı bir dönemdeyiz, PKK’nın ortaya çıktığı zamanlardaki gibi “Kürt” sözcüğünün bile telaffuz edilemediği zamanları çoktan geçtik.

Kürtlerin birçoğu da bu gerçeğin farkında, “silaha gerek yok” diyen birçok Kürt var.

Ben her hafta Abdullah Öcalan’ın konuşmalarını okuyorum.

Sadece bir silahlı örgütün lideri olmanın ötesine geçmek, bir düşün adamı gibi fikirler üretmek istediğini görüyorum.

Bu haftaki konuşmasının bir bölümünü çok yadırgadım, öncelikle referandumda “Evet” diyecek olan Kürtleri “ihanetle” suçluyor, kendisi ve PKK gibi düşünmeyenlerin “hain” olduğuna inanıyor.

Arkasından, “Taraf çevresini” esefle karşıladığını belirtiyor, bununla yetinmiyor Orhan Miroğlu ile Yasemin Çongar’ın isimlerini veriyor.

Öcalan, silahlı bir örgütün bütün sözlerini emir telakki ettiği biri, şiddetin ve çılgınlığın yükseldiği bir ortamda nasıl böyle kalkıp yazarların isimlerini telaffuz edebilir?

Miroğlu zaten ölüm tehditleri alıyor.

Bu gazetenin çalışanları, fikirleri için hayatlarını ortaya koymuş insanlar, buradaki kimsenin bir tehditten korktuğunu görmedim.

İnandığımızı söyleriz, hiçbir şey de bizi bundan vazgeçiremez.

Öcalan Taraf’ı “esefle” karşıladığı gibi, bu demokrasi mücadelesinde bu ülkenin demokratlarını yalnız bırakan BDP’yi de biz “esefle” karşılıyoruz.

Ama bizim emrimizde silahlı insanlar yok, bizimkiler bir görüş olarak kalır.

Öcalan’ınkiler öyle kalmayabilir.

Herkesin, özellikle de “liderlerin” çok dikkatli olması gereken bir dönemden geçiyoruz, bazı öyle şeyler vardır ki ağırlığını hiç kimse taşıyamaz, Öcalan’ın da bunu çok iyi göreceğine eminim.