Afet Kültürünü Geliştirmek ve Kalıcı Hale Getirmek…

Ünal SADE

2011 yılında Van depreminin ardından “Van’dan Edirne’ye Kaçsak Depremden Kurtulabilir miyiz? Başlıklı bir yazı yazmıştım. 23 Ekim 2011’de 25 saniye süren 6,6 şiddetindeki depremde (7,2 diyen kurumlar da olmuştu) 600 insanımız hayatını kaybetmiş, hasarlılar hariç yaklaşık 2300 bina yıkılmıştı.

Bu deprem Cumhuriyet tarihinde Anadolu’da meydana gelen depremlerin en büyüklerinden biriydi. Deprem Erzurum’dan Urfa’ya kadar geniş bir coğrafyada hissedilmiş ve psikolojik etkileri çok uzun zaman devam etmişti. 

Deprem 17 Ağustos depreminden farklı olarak “devletin altında kalmadığı bir deprem” olarak aklımızda yer eden bir deprem oldu. Gerek ilk müdahale, gerekse enkaz kaldırma ve depremin izlerinin şehirden silinmesi başarıyla tamamlanmış ve insanlarımız yığınların altında kaderlerine terk  edilmemişlerdi.

Bu depremde başta kamu görevlileri olmak üzere pek çok insan bölgeden ve depremin psikolojisinden kaçmaya çalışmış ve bu yönüyle de aklımızda kalmıştı. Başbakan Erdoğan o dönem bölgeden uzaklaşmaya çalışan kamu görevlilerine “Buralardaki Üniversitelerdeki öğretim üyeleri, devlet dairelerindeki memurlar, kimse bizden Van’ı terk etme gibi bir şey istemesin” şeklinde tepki göstermişti.

İzmir depreminin ardından mutlaka deprem bölgesinden uzak yazlıklarına, yakınlarının yanına giden ve deprem bölgesinden ve onun psikolojisinden uzaklaşamaya çalışanlar mutlaka olmuştur. Oysa hepimizin de bildiği gibi “coğrafya bir kader”dir ve bizim coğrafyamızın nerdeyse tamamı deprem riski altındadır… Yani aslında bu kaderden kaçarak kurtulmamız mümkün değil…

Yukarıda bahsettiğim yazıda İ.Hakkı Uzunçarşılı’nın “Büyük Osmanlı Tarihinden” uzun bir deprem hikâyesi aktarmıştım. Özetlemek gerekirse 915 Rebiulahırın 25 inci Salı günü gecesi (1409 Ağustos) Memalik-i Rum denilen Amasya, Tokad, Sivas, Çorum ve havalesinde başlayıp kırk beş gün şiddetle devam eden deprem” den sonra “Küçük Kıyamet” diye tarihe geçen bir İstanbul depremi meydana gelmişti.

Depremde “yüz dokuz mescid, bin yetmiş ev harap olduktan başka halktan beş bin kişi telef oldu. Eğrikapı’dan Yedikule’ye kadar olan üç kat İstanbul suru yıkıldığı gibi Yedikule’den de başlayıp deniz kenarında İshakpaşa semti kapısına kadar harap oldu. Bunlardan başka Fatih camiinin kubbesi ve direklerinin başları çatladığı gibi imaret, hastane ve sahn medreselerinden bazılarının ve diğer bazı medreselerin de kubbeleri yıkıldı. Fatih tarafından Karaman Mahallesi baştanbaşa harap oldu. Sultan Bayezid Camii’nin kubbesi dağıldı ve Hadım Ali Paşa Camii’nin (Divanyolundaki Atik Ali Paşa camii) kubbesi düştüğü gibi Atmeydanı’ndaki sütunlardan altı tanesi devrildi. Yeni Sarayın (Topkapı) deniz tarafı yer yer harap “ olmuştu…

Depremden bunalıp İstanbul’dan kaçanlar arasında Sultan Bayezid da vardı. Padişah hemen Edirne’ye gitmiş ancak deprem onun peşini orada da bırakmamıştı. Edirne’ye geçen Padişah’ı İstanbul Depreminden 15 gün sonra aynı şiddete bir deprem orada da yakalamıştı. Padişah uzun süre Mimar Hayrettin’in 15 günde yaptığı ahşap evde yaşamıştı…

Bugün İzmir depremini konuşuyoruz ama değişen bir şey yok. Deprem gerçeği değişmiyor. Biliyor ve bu vesile ile tekrar hatırlıyoruz ki: Türkiye’de bilinen 550 diri fay hattı var. Ayrıca 18 ilimiz ise Aktif fay hattının üzerinde…

Bunlar: Aksaray, Bolu, Yalova, Bursa, Sakarya, Manisa, Balıkesir, İzmir, Denizli, Aydın, Kahramanmaraş, Erzurum, Hakkâri, Hatay, Eskişehir, Muğla, Bingöl ve Kütahya.

Buralarda her an 7 ve üzerinde deprem olabilir. Ama tehlike sadece bu illerle sınırlı mı? Tabii ki hayır. Şimdilik 100’ün biraz üzerinde  insanımızı kaybettiğimiz İzmir depreminde, deprem, İzmir’e 70 km mesafede oluştu ve buna rağmen binalarımız yıkıldı ve insanlarımız bu binalarda hayatını kaybetti. Yani Türkiye’de yaşayan hiçbirimiz depremden emin değiliz. 

Konya’da, Karaman’da yani depremin kısmen etkisinin zayıf olduğu yerlerde de yaşasak bu durum aynı. İki sebeple aynı: Birincisi buralarda da zayıf, depremlere mukavemet edemeyecek binalar olduğunu biliyoruz. İkincisi de çeşitli sebeplerle (eğitim, iş, turizm, akraba ziyareti) seyahat halindeyken bir büyük depreme yakalanmayacağımızın hiç bir garantisi yok. Nitekim İzmir depreminde de çocuklarını ziyaret için İzmir’e gelen eski bir meslektaşımın burada vefat ettiğini üzüntüyle öğrendim. Hepimizin hafızasında benzer hikâyeler vardır…

Biliyoruz ki “hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.” Yani unuturuz. 17 Ağustos’u unuttuk, Van’ı unuttuk... İzmir’i de unuturuz. Ne zamana kadar? Maalesef yeni bir acıya kadar… Bu sebeple sadece “afet yönetimi” kapsamında düşünmeden bir eğitim stratejisi olarak “afet kültürünü” geliştirmemiz ve kalıcı hale getirmemiz gerekiyor. Bu kültür deprem dışında sel, yangın, çığ, kuraklık ve olağanüstü tüm halleri kapsayacak şekilde geniş bir yelpazeye oturmalıdır. En temel yapılacak şey budur. Bunu yaparsak yönetmeliklere uymayan mevcut yapıların ortadan kaldırılması ve yeni yapıların yönetmeliklere uygun yapılması kolay, anlamlı ve kalıcı olur…

Bu vesile ile İzmir depreminde kahramanca mücadele eden başta Afad olmak üzere Umke, Jak, Kızılay, Akut, İHH, İtfaiye, Türk Telekom Take ve tüm Resmi - özel arama kurtarma ekiplerini tebrik ediyor, hepsine minnet duygularımızı ifade etmek istiyorum.

Yorum Yap
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (6)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.