Ağaç ve kanat

xxxxx

Beşeriyetin tarihi ve özellikle Doğu-İslam toplumları hep 'kadını erkeğin mutlak tahakkümü altında" tutan pratiklerle mi dolu?

 

Bugün de ana karakteristiği itibarıyla böyle midir? Hep "erkek mutlak hakim mi, son sözü her zaman erkek mi söyledi, kadının yegane görevi erkeği memnun etmek mi ve bütün cemaatlerde bu böyle mi?" Mahçupyan buna kani görünüyor. Ama öyle mi? Mesela kadın kocasının mağduriyetine uğradığında diğer erkekler kategorik olarak, "İyi oldu, kocanın erkek olarak buna hakkı var" mı diyorlar? Geleneğin teyid ettiği "Erkektir, sever de, döver de" repliği bir yönüyle "Kabadayı ve hukuk tanımaz bir şeririn "Bana yamuk yapanı vururum arkadaş" demesi gibidir. Benzer kabadayılıklar, hak ve hukuk ihlalleri her alanda gözlenebilir. Aile ve kadın-erkek ilişkisine Batı'nın tanımladığı "şiddet" kavramı içinden baktığınızda, erkeğin tahammül sınırlarının aşıldığı bir anda eşine bağırmasına veya kötü yola düşmesi muhtemel çocuğuna bir tokat atmasına da "aile içi şiddet" diyebilirsiniz. Ama bazen çocuğa vurulan bir tokat onu ileride azılı bir hırsız olmaktan kurtarır.

Modernizasyonun birer enstrümanı olan feminizm bizim dinimize, geleneklerimize ve toplumsal pratiklerimize projeksiyon tutuyor, bunun gerisinde gezinen havaya sinmiş bir oryantalizm, bir Batı'nın "Doğu-İslam tasviri" bulunuyor.

Feminizm, tarihte Müslüman toplumların -ve genel beşeri örf manasında Hıristiyan ve Yahudi pratiklerin de- evi ve aileyi koruyan hükümlerinin şekillendirdiği modelleri "ataerkil hiyerarşi ve tahakküm" çerçevesi içine sıkıştırınca, dinî hükümlerin ve ilahi iradenin tarihte insan fiillerindeki tezahür ve tecellilerini görmezden geliyor. Kimi zihinler, dine ve hükümler üzerinden insanın ilahi iradeye teslimiyeti konusuna yabancı olabilir, ama zihnî tutumlar ile pratiklere yön veren aksiyomlar arasında daima açık mesafeler olmuştur. Kur'an-ı Kerim, anne-babaya "öf" bile denmemesini, yaşlılıklarında çocuklarının şefkat ve merhamet kanatları altında bulundurulmasını emreder. Bunun Tevrat ve İncil'de de izdüşümlerini bulmak mümkün. Ukrayna kültüründe aile 'ağaç', erkek 'kanat' metaforuyla ifade edilir ki, bizim halk irfanımızda da aile; "kökleri, gövdesi dalları, yaprakları ve semeresiyle ağaç" kabul edilir. Üç dinin müntesipleri tarihte bu hükmün pratiğini "geniş ailede" mümkün görmüşlerdir. Yani yaşlı anne ve babanın, çocukların koruyucu kanatları altında bir mekânda yaşaması ve çocuklarının yanında ölmesi, erkeğin tercihi değil, onun sorumluluğuna verilen dinî bir hüküm, bir vecibedir. Mahçupyan bunu anlamıyor ve bir boşanma istatistiğine başvurup şu hüküm cümlesini koyuyor: "Kadınlar için boşanma nedenleri dayak, içki ve kumarken, erkekler için neden, kadının, eşinin ailesine saygısız davranmasıydı. Varılabilecek ilginç sonuçlardan biri, bencil erkek tavrının sergilenmesinden öte, erkeklerin ataerkil bir aileyi sürdürme istekleriydi." Ona göre, erkeğin anne-babasına saygı istemesi ve asli görevi olarak eşinin kocasının yaşlı anne-babasına karşı olan sorumluluğunu teyid etmesi "erkeklerin ataerkil bir aile ısrarları"nın sonucudur. Aşırılaştırılmış bir feminizm etkisinde tarihi umumi tecrübeyi ve toplumsal zarureti bu türden bir okumaya tabi tutup yargılamak, bütün tarihi ve toplumsal beşeri pratikleri 'ataerkillik' kavramı üzerinden okumak demektir.

Gelenekte ailede, anne-babayı koruma görevinin erkeğe, yani kocaya verildiği doğrudur. Ancak gerektiğinde yaşlı anne ve babanın erkek çocuğu yoksa onları koruma görevini damat üstlenir, bunun Anadolu'da örneklerine rastlamak mümkün. Her erkek, yaşlı annesini ve babasını korurken, nasıl eşi gelin sıfatıyla kocasının anne-babasına katlanıyorsa, onun erkek kardeşinin eşi (yengesi) de, onun anne-babasına katlanır ve bu böyle gider. Sizce bu, huzurevlerindeki yaşlıların gözlerini hayata yalnız yummalarından daha insanî değil mi? Ama evi bencilliğin konutu haline getiren feministlere göre bu son derece insanî durum "bencil erkek tavrı ve erkeklerin ataerkil bir aileyi sürdürme istekleri"dir.