AHISKA TÜRKLERİ ve BİR SÜRGÜNÜN HİKAYESİ

Ulvi SEVECEN

2012 yılı, Ahıska Türleri için ikici dünya savaşı sonrası kendi topraklarından sürgün edilişlerinin 68. yılı olarak tarih sayfasında yerini aldı.

Yıl boyunca gerek yurdumuzda gerekse dünyanın bir çok ülkesinde-özellikle Orta Asya Türk cumhuriyetleri, Rusya  ve A.B.D’de -  insanlık dışı bu hareket, çeşitli programlarla yad edildi, yaşanılan zorunlu göç  bütün dünyaya anlatılmaya çalışıldı. Ayrıca yaşanılan bu süreç ve şu anki gelinen nokta ve bundan sonra gelecekte daha neler yapılabilineceği üzerinde fikir alış verişlerinde de bulunulduğuna inanıyorum.

Türkiye ise,  her zaman, yaşadıkları her ülkede kendilerine hangi millettensiniz diye sorulduğunda “ Biz Osmanlıyız evelallah” diyen bu civanmert insanların yanında olmuş, olmaya da devam etmektedir.

Ahıskalı kardeşlerimi bizzat beraber olup,  içlerinde yaşamış biri olarak benim onları  unutabilmem  asla mümkün değil. Kazakistan Esik ve Kırgızistan Celal-Abad şehirlerinde öğretmenlik yaptığım yıllarda onları tanıdım.

 Atayurt’a ilk gittiğimiz (Almatı) 1994 yılında hiç kimsemiz yokken, bizlerin elinden tutan, daha biz sormadan bazı ihtiyaçlarımızı gidermeye çalışan, kendi hayatımızı kurana kadar ki süre içinde ekmeklerini bizlerle paylaşmayı esirgemeyen Yusuf, Sabir,  Halid emmileri  unutmak  mümkün mü?

O yıllarda yetmiş yıllık sosyalist rejimin içerisinde yaşamalarına rağmen hala inançlarıyla, adetleriyle dimdik ayakta olduklarını görmek bizleri hem şaşırtmış hem de son derece memnun etmişti.  Kısacası onlarca yıl kendi vatanlarından uzaklarda yalnızlığı yaşamış, gurbetin ne demek olduğunu çok iyi bilen bu kardeşlerimiz, aynı durumda olan bizlere kucaklarını açmışlardı hem de en samimi duygularıyla.

Ahıska Türkleri, Osmanlı zamanında 250 yıla yakın bir süre Anadolu’nun doğusunda kalan ve Ahıska bölgesi olarak bilinen topraklarda yaşadılar. Bu topraklar 1829 Edirne Anlaşması ile Ruslara terke edilince günümüz Gürcistan’ın güneyinde Ruslar tarafından Meshetya olarak kabul edilen bölgede yaşamaya başlayan Ahıskalılar, 15 Kasım 1944 yılında totaliter Stalin idaresi tarafından Devlet Savunma Komitesi’nin gizli kararıyla  zorunlu göçe tabi tutulurlar.

O dönem itibariyle eli silah tutan erkeklerin ülkenin menfaatleri için savaşırken, geride kalan kadınlar, yaşlı ve çocuklar, Stalin’in askerleri tarafından birkaç saat içinde aylarca sürecek ve gidecekleri yere kadar aşağı inmemek şartıyla kapalı vagonlarıyla Orta Asya’ya sürülerek Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’a yerleştirilirler.

Perişan ve aç susuz bir halde istasyonlara bırakıldıklarında düşüncelerinde" nerede kalacağız? ne yiyip içeceğiz? hayat nasıl devam edecek? soruları karşısında tek ümit ışığı kardeş halklardan gelir.

Kazakistan topraklarına gelenler Kazak halkı tarafından bir muhâcir-ensar  edasında karşılanır. Bu kucaklama,  şimdilerde Ahıskalılar tarafından dile getirilecek, kaleme alınacak bir destan olarak hatırlanmaktadır.   

Stalin tarafından Orta Asya içlerine kadar sürgüne gönderilen insanlar arasında bulunan Esikli Yusuf Emmi, yaşadığı bu zorunlu ve zorlu göçün meşakkatlerini ve büyük acılarını 1997 yılında bizlere şöyle anlatmıştı:

“ 1941-1944 yılları arasında hiçbir askeri eğitim almadan Alman ordularına karşı kırk bin Ahıskalı Türk, Sovyet Kızıl Ordusu adına Gürcistan’dan teker teker toplandı. Bu insanlar, daha sonra da Moskova ve Doğu Almanya içlerine kadar sürgüne gönderildiler. Bu zorunlu göç esnasında Ahıska Türklerinin büyük çoğunluğu açlık, susuzluk, işkence, rezalet ve sefalet çekmişlerdi. Bir kısmı da hastalıktan kırılmış ve hayatlarını kaybetti.

Savaşın sonlarına doğru Stalin’in emri ile Ahıska Türkleri parçalanarak farklı farklı yerlere göçe mecbur kılındı. Aileler, paramparça edilmişti. Bir kere daha bir araya gelmek istediklerinde ise bu istekleri şiddetle ve vahşetle engelledi. Bu şiddet ve vahşet sonrasında da bizler teyzelerimiz ve eniştelerimizle birlikte ilk önce Almatı’ya oradan da Esik’e gönderildik

Bizler, akıbetimizin ne olacağını bilemeden, yarınlardan umutlarını kesmiş bir vaziyette, insanlık dışı muamele ve şartlarda açlık, susuzluk ve sefalet içerisinde, hastalıkların kendilerini birer ikişer kırmaya başladığı bir dönemde mücadele ve mukâvemetten bir an olsun hiç kopmadan bir kısmımız Taşkent’e, bir kısmımız da Almatı’ya ancak ulaşabildik. Bu sürgün sırasında yirmi bine yakın insan, olumsuz şartlara dayanamayarak hayatlarını kaybetti.

 Esik’e ilk geldiğimizde Kazak halkından çok büyük yardımlar gördük. Yanımızda gelirken getirebildiğimiz sadece birkaç parça giyim eşyasından ve bir kuru ekmek parçasından başka hiçbir şeyimiz olmadığı halde bu topraklara ilk adımımızı atmıştık. Kazak halkından iki ekmeği olan birisini, iki çuval unu olan unun bir kısmını bizlere verdi; bunları bizlerle paylaştı… Allah onlardan binlerce kez razı olsun.

O zamanlar bizim aramızdaki din kardeşliği bağları çok daha kuvvetliydi. Bizler, onlarla kardeş kadar birbirimize çok yakındık.

Daha sonraları çalışarak, didinerek, adeta canımızı dişimize takarak kendi kendimize bakacak, yetecek ve ayakta duracak hale geldiğimizde kendi hayatımıza kaldığımız yerden yeşerttiğimiz umutlarla devam ettik.

Allah’a binlerce şükürler olsun ki bu hayatımız, hâlâ devam ediyor. “

Yakın tarihte, Almatı da yaşayan Osmanova Sidret Resül kızının Kazak halkı ve devletine olan minnettarlığını dile getiren şu ifadeleri son derece önemli.*

“ Ben Kazaklarla büyüdüm. Bizim bir komşumuz vardı, o yirmi kişinin baş aşçısıydı. Askere gittiğinde Kabliya adında bir kızı vardı beni onun yanına verdi. Onun ifadesiyle emanet etti. Ondan sonra ben Kazaklarla birlikte yaşamaya başladım. Çok emeğim olmuştu. Emeklerim boşa gitmedi. Altmış bir yıl oldu aynı sokakta yaşıyoruz.  Allah’a şükür yerimiz iyi, toylarda, (düğün) bayramlarda saygı gösterip davet ediyorlar. Ben de onları davetsiz bırakmıyorum, çok saygılıdırlar. 1954’de Nursultan'ın** babasıyla birlikte çalışmıştım. Hep birlikte yemek yiyorduk, hep birlikte olduk.

Allah’tan sonra Nursultan diye bir oğlumuz var, kardeşimiz var. Allah-ü Teala onu korusun. Ondan sonra milletimizi korusun. Çocuklarımız, yerimiz, toprağımız iyi olsun. Topraklarımız savaşsız, göğümüz açık, soframız bol olsun.

Kazakistan’ı da Türkiye’yi de çok seviyorum. Hepimiz iyi olalım. “

Kazakistanlı Ahıskalıların Türkiye ziyareti...

 Ahıska Türleri, şimdilerde kendi vatanlarına dönüş için mücadelelerine devam etmektedirler. Bunun için bulundukları çeşitli ülkelerde birçok dernek ve vakıflar oluşturulmuştur.

Geçmişte kendi vatanlarından bilinmeyen yerlere gönderilen bu kardeşlerimiz tüm yaşadıklarına rağmen halen kendi kültürlerini yaşamakta ve kimliğini korumaktalar. Türk örf adetlerini, dillerini kaybetmeden bugüne kadar devam ettirdiler.

Ahıskalıların evlerinde tam bir Anadolu kültürü yaşanır.

Günlük hayatlarında ana dilleri olan Türkçe’ yi kullanmaktadırlar. Ağızları Kuzey Anadolu’da kullanılan Türkçe ile bire birdir.  

İslam’a da sıkı sıkıya bağlıdırlar.

 

* * Kazakistan Devlet Başkanı

* www.ahiska.org

 

ulvi_sevecen@hotmail.com

 

 

 

 

 

Yorum Yap
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (2)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.