Akıl öğreten çok ama meydanda o kadar fazla akıl da pek yok...

xxx33

Hepimiz kendi işimizi daha iyi yapmaya çalışmak yerine, başkalarına akıl öğretmeyi yeğ tutmaya başladık. Her konuda ve özellikle siyaset üzerinde hepimiz uzman kesildik.
Farklı medya gruplarının köşe yazarları, kendi gazetelerinin hangi haberleri büyütüp hangilerini görmezden geldiklerine hiç bakmıyorlar.
Bunun yerine rakip gazetelerin bir nevi ombudsmanı rolü oynamaya çalışıyorlar.
Kimse "Çeşm-i insaf gibi kamile mizan olmaz/ Kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz" düşüncesinde değil.
Hemen her gün şu çeşit eleştirileri okuyoruz farklı gazetelerin köşelerinde:
- Neden Ergenekon'u görmezden geliyorsunuz?
- Neden Deniz Feneri'ni görmezden geliyorsunuz?
- Neden Hilton'dan beklenen rantı yazmıyorsunuz?
- Neden Şaban Dişli olayına hiç girmiyorsunuz?
İç siyasetin tümünü anlayabilmek için, galiba bütün karşıt tarafların iddialarını birlikte okumak en doğru yöntemdir.
Ama yine de bu kadar isim ve bu kadar olay, en dikkatli ve en sentezci beyinleri bile yorabilir.
Akıl hastanesinde kalın bir kitabı soluk bile almadan okuyan akıl hastasına doktoru "Kitap çok mu heyecanlı" diye sorunca, akıl hastası, kitap hakkındaki değerlendirmesini şöyle yapmış:
- Çok şahıs var. Çok olay var. Ama aralarında hiç bağlantı yok.
Doktor kitabı alıp, kapağına bakmış. Kapakta "Telefon Rehberi" diye yazıyormuş.

İddialar karar gibi
Tabii ki siyasette durum böyle değil.
Ama yine de çok şahıs ve çok olay var.
Problem bunların arasındaki bağlantıları doğru olarak bilebilmenin zor olmasından kaynaklanıyor.
Çünkü kimsenin yargı kararlarını bekleyecek sabrı yok.
"Ergenekon Davası"nın televole haberciliğine konu edilmesine öfkelenenler, şimdi aynı şeyi "Deniz Feneri Davası"nda yapıyorlar.
İşin bir yanı böyle.
Bir diğer ilgi çekici durum da, hepimizin Erdoğan'a, Baykal'a ve patronlarımız hariç hemen herkese akıl öğretmekte yarışa girmemiz değil mi?..
Erdoğan mazlum rolünü benimseyince "İktidar oldun, muktedir olamadın" diyoruz.
Erdoğan "öfke hitabetin bir öğesidir" deyince "Başbakanlar öfkelenmez" diye tepki gösteriyoruz.
Bir çocukluk anımı bu sütunda daha önce de yazmıştım. Hatırlatayım. 1950'li yıllarda annem, ev alışverişini yaptığı Ankara'nın bir mahalle pazarından gülerek dönmüştü...
Pazarda bir dilenci yolunu kesmiş, "Çocuğun ölmesin, kocan hasta olmasın, evin yanmasın" içerikli yakarılar seslendirip sadaka istemiş. Annem de, "Böyle felaket tellallığı yapmak yerine iyi şeyler söyleseydin sana sadaka verirdim" diye azarlamış dilenciyi.
Bunun üzerine dilenci sinirlenmiş...
- Hanım hanım, 40 yıllık mesleğimi nasıl yapacağımı sen mi öğreteceksin bana, diyerek annemi terslemiş.

Akıl öğreten çok
Erdoğan'a "şöyle yap, böyle yapma" diye akıl öğreten bizlerden bir parti kurup, iki kez tek başına iktidar olmayı başarabilen var mı acaba?
Veya Deniz Baykal'a akıl öğretenler arasında, partisi her seçimde kaybetmesine rağmen genel başkanlığını sürdürebilen kimse var mı?
Kabul etmemiz gereken gerçek ortada.
Siyasi veya ideolojik saplantılarımıza, geleneksel sosyopolitik kan davalarımıza, öfkelerimize ve hatta nefretlerimize endeksli bir "Akıl tutulması" na yakalanmış gibiyiz.
Bu tabloda herkes "Benim hırsızım iyidir" çizgisine bile girebiliyor.
Bu "akıl tutulması"na tıpta "ruh hastalığı", halk arasında da "delilik" denilir.
Bu hastalığın ne zaman nasıl geçeceği de önceden kestirilemez.
Sağlıklı yaşamında ayakkabı ustası olan akıl hastasını muayene eden doktoru, onun artık iyi olduğuna karar verip, akıl hastanesinden taburcu etmiş.
Bir hafta sonra taburcu edilen akıl hastası doktoru telefonla aramış:
- Sizin için ayakkabı yapıyorum. Topuğunu öne mi arkaya mı koyayım, diye sormuş.
Bakalım ilk seçimde kimin topuğu önde, kiminki arkada olacak?