Alışkanlık Belası (Kanıksamak)

Teslime Gülsen NURDOĞAN

Www.iskenderpasa.com da M. Es'ad Coşan rahmetullahi aleyhin sohbetlerine bakıyordum. Rahmetli hocam, alışkanlık haline gelmiş olan ibadetlerin farkına varmadan kanıksandığını ve böylece heyecansız ve hissiz bir şekilde ifa edildiğini söylüyordu.

Bazı şeylerin hiç farkında değiliz gerçekten. Telefonumuzdaki feysbuk, vatsap gibi uygulamaları güncelliyoruz da kendimizi, duygumuzu, durumumuzu ihmal ediyoruz. Söylediğimizin dinlediğimizin yaptığımızın hakikatinde değiliz. Özellikle namazlarımızda okuduğumuz sure ve duaların anlamından bihaberiz. Her gün dinlediğimiz ezandan, okuduğumuz tesbihatten, getirdiğimiz salat 
ü selamlardan habersiziz.

Önemli bir konu... Çok çok önemli bir konu olduğu için rahmetli hocamın tabiriyle, bu 'alışmak belasını' size hatırlatmak istedim. İşe önce, kanıksamak kelimesinin anlamını inceleyerek başlamayı uygun buluyorum. Çünkü acayip derecede kavram kargaşası yaşayan bir ülkeyiz.

Kanıksamak nedir?

Gugul'a, kanıksamak nedir? Yazdığımda Tdk sözlüğü karşıma:
Çok tekrarlama sebebiyle etkilenmez olmak, alışmak, kelimelerini çıkardı. 

Bu arada gugul yazmak istiyorum, google değil. Tıpkı yukarıda da facebook yerine feysbuk, whatsapp yerine vatsap yazdığım gibi. Sanırım bu, türkçeye karşı daha nazik bir davranış  olur. 

Kanıksamak: Rutine dönüşmek. Sıradanlaşmak. Duyarsızlaşmak. 

Alışmak, artık bazı duyguların yavaş yavaş uyuşmaya başlamasıdır.

Rahmetli hocamın, ETKİSİNİ KAYBETMEK anlamında kullandığı "Kanıksamak, Alışmak" sözcüklerini, internet üzerinden araştırabileceğim kadar araştırdım.

Daha başka sanal sözlükleri de karıştırdım. Karşıma şunlar çıktı.

"Gereğinden fazla gördüğünüz, yaşadığınız bir şeyi artık umursamamak, önem vermemek, sizi şaşırtmaması.

Fazlasıyla alışmak, artık rahatsız olmamak.

Artık fazlasıyla alıştığın bir takım şeylerin, üzerinde hiçbir etki bırakmaması. Yani kabullenmek."

Kanıksama kelimesinin anlamına, yakın anlamlar ihtiva eden kelimeler de vardı. Bu yan anlamlara da bakarak kanıksama ne demek daha da pekiştirelim.

Tekdüze, yeknesak, monoton, rutine dönüşmek, sıradanlaşmak...

Tekdüze: Değişmeksizin, düzenli, aynı biçimde tekrarlanan, sürüp giden, tek örnek, muttarıd, yeknesak, monoton

Buradan da muttarıd, yeknesak, monoton kelimelerini araştırdım. Bunların içinden de kanıksamanın, alışmanın ne demek olduğunu en iyi ifade edecek olan monoton kelimesini buldum. 

Tabi ki monoton kelimesi Türkçe değil Fransızca. Monoton: 
Tekdüze, yeknesak, biteviye, sıkıcı, sıradan, heyecanlılığını kaybetmiş, değişmeksizin devam edip giden, anlamlarına gelmektedir. 

Genellikle artık rutine dönüşmüş, bir alışkanlığa dönüşmüş ve heyecanı kalmamış durumları, eylemleri nitelemek için kullanılır. Bu arada, rutin kelimesi de türkçe değil!

Bir de güncellemek kelimesine bakayım dedim. Çünkü kanıksanmış, alışılmış, monotonlaşmış şeyleri güncellemek lazım diye düşünüyorum.  

Güncellemek kelimesini gugul'a yazdığımda, sanal alemdeki uygulamaları yenilemek, tarzında şeyler söyledi bana. 

Güncelleme anlamı için bir de ekşi sözlüğe baktım. 

Bir şey arıyor isem ekşi sözlüğe de bakmayı ihmal etmem, çünkü ekşi sözlükte, genelde objektif bir bakış açısı var. 

Ekşi sözlükte güncelleme anlamı için şöyle bir şey varmış:
"şimdi niye böyle bir şeye ihtiyaç olduğunu inceleyelim. öncelikle, herhangi bir sistemde eğer bir durum bilgisi varsa (cepteki parayı düşünebiliriz) bunun bozulması olasılığı da vardır. (cebin delinmesi gibi) böyle bir şey vuku bulduğunda, eğer sisteminizin çalışmaya devam etmesini istiyorsanız, (örneğe uyarsak yaşamaya devam) bunu tamir edecek bir yapıya ihtiyacınız olur. Bu yapı da genel olarak güncelleme olarak adlandırılır. 

Gelelim şimdi, M. Es'ad Coşan hoca efendi'nin alışmak ve kanıksamakla ilgili sohbetlerinden aldığım bölümlere. 

Www.iskenderpasa.com un arama butonuna kanıksama yazdığımda karşıma, Es'ad hoca efendi'ye ait üç sohbet başlığı çıktı. Bunları okuyup inceledim. Hocamız, bu kanıksamak belasına uğradığımızdan bahsetmiş.

Üç ayrı yılda, üç ayrı mekanda, üç ayrı sohbette, bu alışmak, kanıksamak belasını dile getirmiş. Bu sohbetlerin birisi, 15 Mart 1981'de, bir diğeri, 21 Kasım 1993'te, üçüncüsü ise, 14 Nisan 1997'de gerçekleştirilmiş.

Ben bu üç sohbeti de harmanlayarak size, kanıksamak ve alışmanın ibadet ve inanç yapımızda nasıl bir bozulma yaptığını anlatmak istedim. Prof. Dr. M. Es'ad Coşan'ın söylemlerinden yepyeni  bir makale hazırladım. Etkisi bol olsun inşallah!

Başlayalım.

"Millet uyuyor, hafife alıyor, Allah'ın sözlerinin mânasını ciddiye almıyor. Kanıksamış.

Kanıksamak çok büyük bir bela, alışmak ve kanıksamak çok büyük bir hastalık! İnsanın her seferinde titremesi lazım, Allahu ekberi duyunca titremesi lazım, hayyeâle's-salâh deyince gözlerinin yaşarması lazım, es-salâtu hayrun mine'n-nevm deyince yatağından zıplaması lazım! O heyecan ölmemeli, insanın içinde o ateş sönmemeli. Ama sönüyor.

Niye sönüyor?

Kanıksama belası, kanıksama hastalığı. Kanıksamış.

Tamam tamam, biliyorum...

Ne biliyorsun?

Sen hiçbir şey bilmiyorsun!

Tamam canım, biliyoruz tamam, biz de duymuştuk hocadan…

Duyduysan yap!

Duyduğunu yapmıyor, bu zamanın insanın hastalığı bu!

Peygamber Efendimiz'in zamanının insanı duyduğunu, İnandım, âmennâ ve saddaknâ! diyordu, tasdik ediyordu, yapıyordu. Sahâbe-i kirâmın meziyeti buydu. Bu zamanın insanı duyuyor;

Duydun mu?

Duydum.

Anladın mı?

Anladım.

Yapmak?..

Sen yap, ben yapmayacağım. Yaparım inşallah. Büyüyünce yaparım, yaşlanınca, emekli olunca yaparım… 
Böyle çeşitli bahaneler. Ne televizyonun başından kalkıyor, ne oyunun başından kalkıyor, ne sohbetini ne lafını kesiyor… Böyle bir dejenerasyon, bozulma hâli var, heyecanını kaybetmiş.

Dedelerimiz İslâm için terk-i diyâr eylemiş, Horasan'daymış, Orta Asya'daymış; Allah'ın yoluna girmiş, Allah yolunda cihat etmiş, Anadolu'yu fethetmiş. İbrahim b. Ethem çoluk çocuğunu bırakmış, tacı tahtı bırakmış… Bu zamanın insanları gevezeliğini bırakmıyor, oyununu, zevkini bırakmıyor! Demek ki bir yaygın gaflet var!

Peki, ne olacak?

Yaygın gafletin arkası yaygın bir bela ve cezadır!

Allah korusun. Allah bizi lütfuyla uyandırsın da belaya uğratmasın. Ben ve sizler, hepimiz Bosnalılara, Herseklilere acıyoruz da Allah bu belayı onların başına neden verdi, onu da incelemek lazım.

Sizin ve bizim başımızdaki en büyük belalardan, musibetlerden -fitne- birisi nedir?

Alışmak belasıdır.

İnsan bir şeye alıştı mı kanıksar. Her gün baklava börek yenir mi?..

... Niye?

Kanıksıyor, alışıyor artık. Baklavayı, böreği istemez de bu sefer der ki:

Biraz ekşi olsa, biraz turşu olsa...

Kur'ân-ı Kerîm'de bunun misali var mı?

Var.

Benî İsrail Mısır'dan kaçmışlar. Musa aleyhisselâm başlarında. Allah'ın ulû'l-azm peygamberlerinden Musa aleyhisselâm. Ölümden de kurtulmuşlar. Firavun da, gözlerinin önünde Allah kahretmiş, suyun içine batmış, ordusuyla beraber boğulmuş. Kurtulmuşlar, çöle gelmişler.

Çölde süpermarket var mı?

Yok.

Soğuk meşrubat, drink var mı?

Yok.

Su var mı, çeşme var mı, gölge var mı?

Bir şey yok.

Ve zallelnâ aleyhimül-ğamâm.

Allah gölge gönderiyor, bulut gönderiyor.

Öyle bir çöl ki gittikleri çöl; ordular geçemiyor. Moğol ordusu oraya kadar gelmiş, oradan öteye geçememiş. Hadi bakalım, geç geçebilirsen... Öyle sıcak ki kumlar, yol öyle uzun ki, güneş o kadar tepesini kaynatıyor ki insanın; geçememişler.

Şimdi bu geçilmez kum çölünden,bu sıcaktan Allah'ın sevgili peygamberi ve mü'min ümmeti geçecekler. O zaman ne yapıyor Allah?

Ve zallelnâ aleyhimül-ğamâm.

Üzerlerine bulut gönderiyor.

Peygamber Efendimizin gölgesi var mıydı? Gölgesi yere düştü mü? Gölgesi toprağa düştü mü, düşmedi mi?

Düşmedi.

Niye?

İki sebepten. Bir; Peygamber Efendimiz nur olduğundan, nurun gölgesi olmaz. Bir cevap bu; nurun gölgesi olmaz. İkincisi; Peygamber Efendimiz'in başında bir bulut daima geziyordu, Allahu Teâlâ hazretleri ona hiç güneşin [sıkıntısını] çektirtmiyordu. Nereye giderse Peygamber Efendimiz'in üzerinde geziyordu. Güneşi görmüyordu ki gölgesi olsun. Güneş olsa bile gölgesi düşmezdi çünkü nurdu Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem. O da işin öteki-ayrı tarafı, başka tarafı; ona girmeyelim.

Ve zallelnâ aleyhimül-ğamâm. Allah sevgili kullarının üzerine bulut gönderdi.

Ve enzelnâ aleyhimül-menne ve's-selvâ.

Yiyecek yok ama Allah celle celâlüh ikram ediyor.

Ne ikram etti çölde?

Allah bıldırcın ikram etti. Bugün Türkiye'nin bazı yerlerinde bıldırcın çiftlikleri var, hiç uğradınız mı bilmiyorum; Yalova'da, Bursa yolunda filan var. Çok kıymetli yerlerde, çok paralı olan insanların uğradıkları bıldırcın çiftlikleri var. Bıldırcın dolması, yemeği filan güzel oluyormuş diyorlar. Ben yemedim daha; herhalde benim param mı yoktu, nasibim mi yoktu, yiyemedim.

Allah bıldırcın gönderdi.

Başka?

Kudret helvası denilen, selvâ denilen bir şey gönderdi. Selvâ çölde ortalıkta bitiyordu, topluyorlardı. Bunu halen bilenler var, zaman zaman da oluyormuş. Ben görmedim. Kudret helvası diyorlar, yani zamane insanlarının da bildiği, toplayıp da yediği bir şey bu.

Kudret helvasını toplayıp -yani mantar gibi bir şey diyelim ama değil, başka bir şey- onu yiyorlardı. Bir de bıldırcın eti yiyorlardı. Güzel mi? Afiyet olsun. Çok güzel, değil mi?

Bıktılar sonra. Bıktılar da dediler ki;

Yâ Musa! Biz soğan isteriz, sarımsak isteriz, mercimek isteriz, bakla isteriz… diye sıralamaya başladılar.

Canı onları çekmeye başlıyor. İnsanoğlu her zaman aynı şeyi yediği zaman istememeye başlayabiliyor.

Şimdi biz bir bela ile karşı karşıyayız. Çok mühim bir şehirdeyiz. Çok mühim bir ibadet yapıyoruz. Resûlullah Efendimizi ziyaret ediyoruz. Peygamber Efendimiz'in harem-i şerîfindeyiz, mıntıkasındayız, onun misafiriyiz. Allah'ın huzuruna çıkıyoruz. Buralarda bu namazlarla ve bin misli sevap alıyoruz. Aklımızı namaza verelim. Namazımızın kıymetini bilelim, heyecanını duyalım. Kafamızı çalıştıralım ve Şunu bir an evvel bitirelim. diye düşünmeyelim; Bitmesin bu namaz. diye düşünelim. Aman ne olur şu namaz bitmese de, biraz daha uzun sürse de, ah ne olaydı da şu huzurda daha dursaydım… diye onun bahanesini, çaresini arayalım. Günlerimizin kıymetini bilelim. Hâsılı, içinde bulunduğumuz nimetin kıymetini bilelim. Kanıksamayalım. Tadını çok tattık diye önemsiz sanmayalım. Bu kaç riyal, bu kaç riyal?.. diye çarşı pazar, mal mülk, alışveriş hesabıyla buradaki vakitlerimizi öldürmeyelim.

İkaz olarak bu hatırıma geldi; kendime ikaz bu ama size de hatırlatmayı bir vazife bildim.

Namazı kanıksıyoruz.

Kanıksamayacağız. Her sözümüzü söylerken yeniden heyecanlanacağız. Sübhâneke derken tüylerimiz diken diken olacak. Elhamdülillah derken diken diken olacak. Secde ederken titreyeceğiz. Rükûya vardığımız zaman Allah'ın önünde eğildiğimizi bileceğiz. Selam verirken meleklere selam verdiğimizi bileceğiz.

İnsan Allahu Ekber diye namaza durduğu zaman ne oluyormuş, hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz bildiriyor:

Cennete kadar önü açılıyormuş. Cennete kadar yol; önü açılıyor.

İki tarafa kimler diziliyormuş?

Hurîler diziliyormuş. Cennet karşında, hurîler iki tarafta... Allahu Teâlâ hazretlerinin divanındasın. Allahu Teâlâ hazretleri; Gel kulum, diyor. Sen namaza mı geldin? diyor, Allah sana nazar ediyor, teveccüh buyuruyor. Sen de Allah'ın huzurundasın, onunla konuşuyorsun. Sübhâneka'llâhümme ve bi-hamdik. Yâ Rabbi, seni her türlü noksandan tenzih ederim. Sana hamd ü senâlar ederim. diye hitap sîgasıyla konuşuyorsun. 'Sana' diye konuşuyorsun, yani gâib sîgasıyla değil...

Bizim zarara uğrayışımızın sebepleri var. Bu sebeplerin başında alışkanlık belası geliyor. Kanıksamak! Bir şeyi duya duya alışmışız. Çok duyduğumuz için kıymetini ve altında yatan mânanın enginliğini, derinliğini unutur hâle gelmişiz. Doktorun acıma hissini kaybetmesi gibi; bir hastanın karşısında rikkatli, yumuşak huylu, merhametli bir insan gözyaşı döker; doktor ağlayamaz artık, göre göre kanıksamıştır.

İhdinâ's-sırâte'l-mustakîm. diyoruz.

Mesela her gün, günde kırk defa;

Sırât-ı mustakîm nedir, diye bir peşine düşüp araştırmış mıyız?
Duya duya kanıksamışız. İhdinâ's-sırâte'l-mustakîm

Sırâte'llezîne en'amte aleyhim. Kendilerine in'am ve ihsanda bulunduğun iyi kulların yoluna bizi hidayet eyle yâ Rabbi! diyorsunuz. Allah Allah, bu iyi kullar kimlermiş, araştırmaz.

Ğayri'l-mağdûbi aleyhim velâ'd-dâllîn. Kendisine Allahu Teâlâ hazretlerinin gazap ettiği kulların yoluna götürme bizi yâ Rabbi! Allah Allah, gazap ettiği kullar kimlerdir, bilmez.

Velâ'd-dâllîn. Sapıtmış kullarının yoluna bizi götürme yâ Rabbi! Sapıtmış kullar kimdir, araştırmazsan, istediğin yolu bilmezsen olur mu?

Doğru yol istiyorsun, nedir; araştırmıyorsun, peşine düşmüyorsun. Dudakların eğri yolları sıralıyor. Dudaklarından dökülüyor, eğri yolları söylüyorsun: Gazaba uğramışların yoluna sokma bizi yâ Rabbi. Dalalete, sapıklığa düşenlerin yoluna sokma! diyorsun, araştırmıyorsun… 

İşte alışkanlık belası, kanıksamak! Hâlbuki insan üzerinde düşünse ne mânalar çıkacak, o zaman ne kadar çeki düzen verip kendisini doğru yola sokacak!

Yorum Yap
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (2)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.