Allah benzetmesin

xxx23

Dün neydi? 24 Temmuz. 24 Temmuz ne?

1935’e kadar ülkemizde ‘Hürriyet Bayramı’ olarak kutlanan gün... Neden ‘Hürriyet Bayramı’? Çünkü 1876’da ilan edilen ilk anayasa ya da eski deyimle Kanun-i Esasi...

1878’de II. Abdülhamit tarafından askıya alınmasından sonra...

24 Temmuz 1908’de yeniden yürürlüğe girmişti.

Yani...

Dün, İkinci Meşrutiyet’in 101. yıldönümüydü.

* * *

Siyasal hayatımızın yakın döneminde meşrutiyetin ikinci kez ilanı, tek sesli uygulamadan çok sesliliğe geçişe benzeyen yapısal değişmelerin de başlangıcı olmuştu.

Ve çağdaş anlamda siyasal hayat, hiç değilse kuramsal olarak kurulmuştu.

Meşrutiyetin ilanında temel özellik, siyasallaşma sürecinin başlaması ve ona kaçınılmaz bir şekilde bağlı olarak; dernekleşmenin, partileşmenin ve toplumsal hayatta çok seslilik döneminin açılmış olmasıydı.

8 Ağustos 1909’da Kanun-i Esasi üzerinde yapılan bir dizi radikal değişiklikle padişahın yetkileri ‘sembolik’ bir düzeye indirildi.

Artık vekiller heyeti (bakanlar kurulu) Meclis’e karşı sorumluydu. Meclis’ten güvenoyu alamayan vekillerin ve hükümetin görevi sona eriyordu.

Meclis başkanını padişah değil, Meclis’in kendisi seçiyordu.

Padişaha Meclis’i kapatma yetkisi tanınmakla birlikte, bu yetki koşullara bağlanmış ve üç ay içinde yeni seçimlerin yapılması zorunlu hale getirilmişti.

Bu değişikliklerle ilk defa parlamenter sistem uygulanmaya başlanmıştı.

Ayrıca toplantı özgürlüğü gibi temel hak ve özgürlüklerden bazıları da anayasaya eklenmişti.


* * *

Bu dönemde, Osmanlı Devleti’nde birçok düşünce yanyana varolabilmişti.

Bu bakımdan 2. Meşrutiyet Türk tarihinin sadece en renkli evrelerinden biri olmakla kalmamış, en özgür dönemlerinden de biri olmuştu.

Basın özgürlüğü, modern Türk siyasetindeki ayrışmalar, cumhuriyet dönemine miras kalan sayısız fikir ve siyaset tartışmasının kökleri, hep İkinci Meşrutiyet dönemine dayanır.

* * *

Ne var ki bu dönemde Türkiye, sadece parlamenter demokrasiyle, seçimle, siyasi partilerle tanışmamış...

Askeri darbe ve diktatörlükle de karşı karşıya kalmıştı.

11 Haziran’da 1913’de Sadrazam Mahmut Şevket Paşa makam arabasının içinde uğradığı bir suikast sonunda hayatını kaybetti.

Bu olay üzerine alınan tedbirlerle ülke sıkı bir baskı altına sokuldu.

Şevket Paşa cinayetiyle ilgili 15 kişi idam edildi.

Çok sayıda yazar ve aydın Sinop Kalesi’ne sürgün gönderildi.

Sait Halim Paşa’nın sadrazamlığı altında, ülke Talat, Enver ve Cemal Paşa’lardan oluşan üçlü tarafından yönetildi.

Osmanlı Devleti, Almanya’nın yanında I. Dünya Savaşı’na katıldı.

Baskıcı İttihat ve Terakki yönetimi sonunda büyük bir felaket getirdi.

* * *

1908’de başlayan bu büyük özgürleşme ve dışa açılma süreci, ardından gelen 1913’deki İttihat ve Terakki’nin darbeci ve baskıcı yönetimiyle sona erdi. Zaten Kasım 1922’de de Osmanlı Devleti tasfiye oldu.

Geçen yıl, 1908’in yüzüncü yıldönümüydü.

Çok derin ve geniş bir kutlama yapılamadı... Tabii sorgulama da...

Ancak...

Kimi benzerlikleri de gözardı etmemek gerek.

AB süreci Türkiye’ye 1908 benzeri bir özgürleşme ve dışa açılma yaşatıyor...

Ama öte yandan içe kapanmacı bir baskıcı dönem arzulayan İttihat ve Terakki kalıntılarının çabaları da sürüyor.

* * *

Bu benzerlikten yola çıkarak, konjonktür çok değişik olsa da, ‘Allah benzetmesin’ demeyi ve tarihsel deneyimlerimizi de anımsatmayı uygun buldum...