Batının Yeniden Diriliş Arayışı

Prof. İhsan IŞIK

Gelişmekte olan ülkeler son otuz yılda inanılmaz ekonomik mesafeler alarak toplamda zengin ülkeleri yakalamıştır. Örneğin Çin, çok gerilerden gelmesine rağmen, 1979’dan beri her sene ortalama %10 civarında büyüyerek, ekonomisini her 8 senede bir ikiye katlamış, üç sene önce İngiltere’yi, geçtiğimiz sene de Almanya’yi sollayarak dünyanın en büyük üçüncü ekonomisi olmayı başarmıştır. Yanlız bu yarış yanlış bir zemine oturmaktadır. Batının iki yüz yıllık sanayileşme geçmişi de, üçüncü dünyanın son çeyrekteki hızla yükselişi de “cehennem yakıtları” denen kömür, petrol ve doğal gaz üzerine bina edilmiştir. Karbon teknolojisine dayalı büyüme politikaları sonucu asırlardır büyük zarar gören çevre, artık alarm vermektedir. Çin enerji fakiri bir ülkedir. Hızlı büyümesini idame ettirmek için her türlü enerjiye ihtiyacı vardır. Bugün Amerika’dan en sonra en fazla petrol ithal eden ikinci ülkedir. Cin’in tek zengin olduğu yakıt kömürdür. Çin’de her hafta kömürle enerji üreten iki tesis dikilmektedir. Bu kara elmas, Çin’in kükreyen ejderhasına ucuz yakıt olurken, havayı da hızla karartmaktadır.

Tabiri caizse, Çin’in ekonomik mucizesi kara bir mucizedir. Çin, Amerika’yi 2008’de sollayarak, dünyanın havaya en fazla kirli gaz salan ülkesi haline gelmiştir. Tevekkeli değil, dünyanın en kirli 5 şehri bugün Cin’dedir. Cin’de çöplerin ancak %20’si çevreye uygun yok edilmektedir. Çin nüfusunun üçte biri kirli hava soluduğundan, senede 400 bin insan kanser olmaktadır (Pekin’de ölümcül kanser vakalarının %70-80’i hava kirliliği ile alakalıdır). Ayrıyeten, Cin’in 7 büyük nehri sanayi atıkları yüzünden hayatı fonksiyonunu yitirmiştir. Artan hava kirliliği ve beraberinde gelen ısınmayla, Çin’in nehirlerini besleyen Himalaya’lardaki buzullar hızla erimekte ve ülkenin büyük bir kısmı kum fırtınalarına maruz kalmaktadır. Meşhur Sarı Nehir’in suyu üçte iki azaldığından artık denize ulaşmamaktadır. Bugün, Cin’in %25’i temiz içme suyundan yoksundur. Hava kirliliği sebebiyle, Çin topraklarının üçte birine asit yağmurları düşmektedir; son 50 yılda, Çin’de kullanılabilir arazi miktarı %50 düşmüştür.

Çin hızlı kalkınmak için bırakın çevreyi, ideolojisini bile bir kenara itmiştir. 1979’da Çin’in efsanevi lideri Deng Xioping, “beyaz kedi, siyah kedi, mühim olan fareyi yakalayıp yakalamadığıdir!” dediğinde, Çin eski “dinini” terkedip direksiyonunu kapitalizme kırmıştır. Çin otoritelerine çevre sorunları hatırlatıldığında, “bu kaygı şimdilik çok lüks, Çin ne zaman zenginleşirse, bu sorunun çaresine o zaman bakariz” demektedirler. Dolayısıyle, Çin’in bugün tek ideolojisi GSMH’ciliktir. En büyük ideali, ne olursa olsun, her sene en az %8 büyüyebilmektir. Asya uzmanı Nayan Chanda’ya göre Çin in bu takıntısını anlayabilmek için 1994 yapımı “Hiz/Speed” filmini seyretmek gerekiyor. İki Oskar ödülü almış bu filmde bir şantajcı (Dennis Hopper) devletten yüklü bir fidye talep etmek için Los Angeles’ta bir halk otobüsüne bomba yerleştirmiştir. Bomba öyle hince tasarlanmıştır ki, otobüsün hızı saatte 50 milin altına düştüğü an, infilak edecektir. Özel timden bir polisi oynayan Keanu Reeves helikopterle otobüse iner ve yolcular içerisinde bir bayanı oynayan Sandra Bullock’la beraber Los Angeles’in yoğun trafiğinde hızın hiç bir zaman 50’nın altına düşmemesi için amansız mücadele verir. Nayan’a göre Çin iste o otobüstür. Ekonomisinin hızı yılda %8’in altına düştüğü an, Çin infilak edecektir. 1.3 milyar insanın yaşadığı ve bunun üçte birinin fakirlik sınırında olduğu bu ülkede işsizlik hızla artacak, homurtular başlayacak, nihayet Çin patlayacaktir. Bu yüzden Çin’le halkı arasında gizli bir antlaşma vardır. Halk komünist partiyi sorgulamayacak, demokrasiye takılmayacak, yönetim de halkın refahını artıracaktir.

Ancak, Çin ve dünya hızla kalkınırken, karbon sevdasından vazgeçmezlerse, bu asrın sonunda küresel sıcaklığın ortalama 6°C artması bekleniyor. 1850’den beri sanayileşen dünyanın sıcaklığı sadece 0.8°C arttı. Hafifi bir ateşlenmede ekolojik dengeye neler olduğunu hep beraber gördük. Buzul çağla aramızdaki sıcaklık farkı sadece 5-6°C’dir. O yüzden, bilim adamları 2050’ye kadar sıcaklığın, 2°C’den fazla artması halinde geri dönüşü olmayan bir yola gireceğimizden korkmaktadırlar. Bunun için dünyanın ısınmasına neden olan sera gazlarının yarı yarıya azaltılması gerekiyor. Bu konuda tüm ülkeler ittifak etmiş durumda. Ancak, bu düzenlemenin bir maliyeti var. 2006’da İngiliz hükümeti için hazırlanan meşhur Stern Çalışmasına göre, bu önlemlerin senelik maliyeti dünya ekonomisinin %1-2’si kadardır. Kopenhag’taki en büyük tartışma konusu bu maliyeti kimin ödeyeceğiydi. Gelişmekte olan ülkeler “savaş tazminatı” gibi, zengin ülkelerden tazminat istemektedirler. “İki asırdır atmosferi siz kirlettiniz, siz temizleyin!” demektedirler. Ayrıca, fakir ülkeler daha temiz bir üretim teknolojisine geçiş için, Batıdan teknik destek ve hibe beklemektedirler. Bu şikayet kampının başını da Çin ve Hindistan çekmektedir. Batı ülkeleri de Çin’e ve diğer hızla kalkınan ülkelere, “siz de şimdi en az bizim kadar kirletiyorsunuz, o yüzden hesabı yarı yarıya bölüşelim” demektedir.

Benim dikkat çekmek istediğim konu bambaşka. Gelişmekte olan ülkelerin direnmeleri beyhude gibi. Ne yapıp edip temiz üretim teknolojisini temin etmeleri gerekiyor. Batı ülkelerinin 2050 taahhütlerini %80’e çıkarırken bir bildikleri var. Kyoto Protokolüne şimdiye kadar en fazla riayet eden AB ülkeleri daha fazlasına gönüllü olurken, aslında önemli bir ipucunu açığa veriyorlar. Zengin ülkeler bu dönüşüm için kararlılar ve [neredeyse] hazırlar. Obama yönetimi göreve geldiğinde üç ana hedef belirlemişti: eğitim, sağlık ve çevre. ABD, kriz esnasında işleme soktuğu 800 milyar dolarlık kurtarma paketinde eğitim ve sağlıktan sonra, en büyük kalemi yenilebilir enerji ve araştırmaya ayırmıştı (91 milyar). Çevre konusunda alınan önlemler sayesinde 8 milyon kişiye yeni iş alanı açılacağı beklenmektedir. Yükselen ülkelerin hızla sanayileşmesinin çevre sorunlarını daha da artıracağı, dolayısıyla bu sorunları önleyecek veya hafifletecek sektörlere talep patlaması olacağı tahmin edilmektedir. Bugün Batıda gençlere geleceğin mesleklerinin doktorluk değil, “yeşil meslekler” olacağı telkini verilmektedir.

Batı bu dönüşümün er veya geç gerçekleşeceğini düşünmekte ve ona göre hazırlıklarını yapmaktadır. Ancak, bugün rüzgar, termal, biyo-dizel, güneş, dalga, nükleer enerjiyle üretim yapmak daha pahalıya mal olmaktadır. Batı üretimde yeni ama daha pahalı enerji alanlarına yönelirken, eski ama daha ucuz teknolojiyle üretime devam edecek Doğuya elbette rekabet avantajı tanımayacaktır. Batı tekonolojisini değiştirirken, uluslararası düzenlemelerle de bunu yasal mecburiyet haline getirmeye çalışıyor.  Yani, eski teknoljiyle çalışmak avantaj değil, yakında dezavantaj olacak. Fransa ve Amerika çevreyi kirleten teknolojiyle üretim yapan ülkelere “sınır giriş vergisi” koyabileceğini söylemektedir. Dahası Türkiye ekonomisinin yarısı kadar satış cirosu olan dev parakende şirketi Wal-Mart, şu sıralar “çevre duyarlılığı etiketi” üzerine çalışmaktadır. Bilim adamlarından, çevrecilerden, tedarikçilerden oluşturduğu büyük bir heyet, her ürünün imalatı sırasında ne kadar su tükettiği, enerji harcadığı, havaya kirli gaz saldığı gibi çevre konularında karne çıkaracak. Bu konuda yanlız kalmamak, değişik standartlara engel olmak için de diğer büyük parakende firmalarını (Targets, Costcos ve Tescos) da yanına almıştır. Wal-Mart bu projeyi 5 sene içerisinde işleme sokmayı planlıyor ve tedarikçilerini şimdiden uyarıyor. Yani, kısa zaman sonra, temiz enerjiyle üretilmeyen hiç bir ürün belki kendisine Batıda bir raf bulamayacak. Bu dönüşümün Türkiye gibi gelişen ülkelere çok büyük çağrışımı var. Bizim gibi gelişmekte olan ülkeler üretiyor, zengin ülkeler tüketiyordu. Bizim en büyük müşterimiz Avrupa Biliği, Çin’inse Amerika. Wal-Mart her sene Çin’den 20 milyar doları aşkın mal çekiyor. Batı kirli teknolojisini gelişmekte olan ülkelere kaydırmıştı. Artık temiz olarak üretme teknolojisini elde edince, bunun mevzuatını dünyada geçirinçe, üretimi tekrar evine çekecektir. Ya da ürettiği temiz teknolojiyi gelişmekte olan ülkelere kullanma şartı getirecektir. Bu Amerika’nin ve Batının yeniden doğuş hamlesidir. İşin çevrecilik faziletiyle ilgisi kalmamıştır. Artık, havayı kirletmemek lüks değil, bir yaşam meselesidir. Havayı kirletmeye devam edersek, kıyamet belki 2050’den sonra kopacak, ama kirli teknolojiyle üretenler için kıyamet daha yakın! 5 sene mi desek?

PROF. İHSAN IŞIK*

TOBB Dünya Türk İş Konseyi Amerika Bölge Komitesi Üyesi; Amerikan Türk Ticaret Odası (ATCOM) Başkanı

 

Yorum Yap
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (1)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.