Bebekler Cami Avlularına Bırakılmıyor Artık

Lütfi AYHAN

           Eski Türk filmlerinin değişmez sahnelerinden biri de istenmeyen veya bakamayacağı bir bebek doğurmuş olan bir hanım, o günahsız  bebeği, o herşeyden habersiz sabiyi alır kundaklar, kundağın içine bir mama şişesi ve bir not bırakarak onu cami avlusuna bırakırdı. Sahne sonra şöyle ilerlerdi: Abdest alan veya camiden çıkan aksakallı nurlu bir dede çocuğu alır ve götürürdü. Bazen de büyük yanlışlar yapmış, büyük günahlar işlemiş  bir jön yanlışlarından kurtulmak kendisine yeni ve doğru bir istikamet çizmek istediğinde bir camiye gider, iki rekat namaz kılar sonra ellerini Rabbine açarak manevi bir atmosferde, uhrevi bir iklimde dualar ederdi. Bu niye böyleydi, şimdi niye böyle değil? Bu durumu iyi irdelemek lazım!

             Son yıllarda ne oldu da hem filmlerde böyle sahneler kalmadı hem de medyada bu tür haberlere rastlamaz olduk. Zor duruma düşen anneler camileri mi unuttular, yoksa cami, cemaat toplum nezdinde güven mi kaybetti? (Eğer varsa) cami ,cemaat olgusun da bir aşınma bunun nedenleri nelerdir?  Gayri meşru bile olsa  bakamayacağı bir çocuğa sahip  anneler yavrularına son sığınak olarak niye camileri görmez oldular? Bu bahtsızlar, camiye cemaate güvenmedikleriiçin mi çocuklarını başka yerlere atmaya başladılar? Bir müslüman için  cevaplanması gereken önemli sorulardır bunlar. Maalesef gazetelerin üçüncü sahife haberlerine baktığımızda yeryüzünde en yüce, en yüksek, en eşsiz sevgi diye tanımlanan anne sevgisin de bile büyük bir aşınma var. “Bunu da nerden çıkartıyorsunuz!” demeyin; Çünkü öyle olmasaydı bazı talihsiz  anneler çocuklarını merdiven boşluklarına fırlatmazlar, çöp varillerine koyup kaçmazlar ya da öldürdükten sonra sağa sola atmazlardı.  

                                            İletişimin Gelişmesi Ön Yargıları Artırdı

         İletişimin ulaşımın bu kadar yaygınlaştığı çağımızda insanlar her şeyden haberdar. Ülkemizde ve dünyada ne olmuşsa hepsi bize bir kumanda veya bir klavye kadar yakın. Fakat bu bilgiye ulaşma kolaylığı, bu ‘her şeyden az bir şey bilme hali’ insanları bilgili yapmıyor. Aksine sokaklar, okullar, evler “yarı cahillerle” doluyor. Bu “yarım hocalık”,  bu “yarım doktorluk” manzarasına bir de tüm dünya ile ilgili bilgilere kolayca ulaşma ucuzluğunu eklediniz mi insanlarda müthiş bir ön yargı, değişmez bir fikri sabitlik kök salıyor.  

         Bu nedenledir ki günümüzde hepimiz, Trabzon’da herkesin sürekli horon teptiğini, Mardin’de, Muş’ta her sokak başında her an bir kan davası vakası ile karışlılaşabileceğimizi, Konya da sokakların sakallı şalvarlı erkeklerle, çarşaflı, peçeli kadınlarla,  sema yapan semazenlerle dolu olduğunu düşünmeye başladık. Bu yanılgının en önemli sebebi şüphesiz enformasyonun bu kadar çok gelişmesi!

                                               Türkiye de Cami Sayısı Çok mu Fazla?

         “Türkiye’de illere göre cami sayısı “ haberi medyada öyle bir verildi ki sanki cami sayısında müthiş bir artış var. Konu ile ilgili haberleri okuyunca devletin en büyük giderlerinden biri sanki cami yapımına harcanan paralarmış sanılıyor. Haberler ve haberlerle ilgili yazılan bazı köşe yazılarına bakınca insanın,” el insaf” diyesi geliyor. Çünkü bu yazılarda öyle bir yanlış mantık ve öyle bir yanlış kıyaslama var ki insan, “bu kadarda olmaz kardeşim” diyor.

          Cami ile okul, cami ile hastane, cemaat ile öğrenci, imam ile doktor, imam ile öğretmen sayıları kıyaslanıyor. Bu karşılaştırmalar kökten batıl, çünkü mantığın temel kurallarına aykırı bir durum var bu kıyaslamalarda. Hava taşımacılığı ile kara, deniz taşımacılığı kıyaslanabilir. Bir kimse çıkıp da; “ Türkiye de şu kadar kamyon sayısı var hâlbuki buna karşı Türkiye’de yetiştirilen koyun sayısı şu kadar” dese komik bir kıyaslama yapmış olmaz mı? Veya birisi çıkıp,” Türkiye de 16 milyon öğrenci var buna karşılık Türkiye şu kadar ton buğday yetiştiriyor”  dese bu kişi komik bir fikir ileri sürmüş olmaz mı?  İşte cami sayısı ile okul, hastane, tiyatro sayısını kıyaslamak da böyle bir şey. Cami de, okul da hastane de, sinema da, yol da, köprü de milletin ihtiyaçları arasındadır. Bunlar birbirlerinin alternatifi, rakibi, değil ayrı ayrı ihtiyaçların gereksinimleridir. Cami kıyaslanacaksa kilise ile havra ile kıyaslanır. Burada şunu da vurgulamadan geçemeyeceğim, Türkiye de devletin yaptığı cami yoktur, halk camisini kendisi yapar.

 

            Basında geçen günlerde yoğun olarak yer alan “ İl il cami sayısı” haberi değişik kesimlerce çok farklı değerlendirmelere tabi tutuldu. Habere göre Türkiye’de cami sayısı gereğinden fazla(!) İstanbul, Konya, Kastamonu, Erzurum, Samsun da ise cami sayısı almış başını gidiyor. Hâlbuki işin rengi öyle değil. Yanlış kıyaslamalar, batıl karşılaştırmalar büyük bir yanlışa sürüklüyor kamuoyunu.  Halbu önemli olan cami sayısı değil, ‘kaç kişiye bir cami düşüyor?” Camiye gitmesi gerekenler camiye gitse, mesela Cuma ve bayram namazlarında bile camiye gitmesi gerekenlerin önemli bir kısmı camiye gitmediği halde mabetlerdeki yoğunluğu görüyoruz. Bu hakikate bir de Diyanet işleri başkanının açıkladığı şu gerçekleri ekleyince cami sayısındaki hakikat, güneş gibi çıkıyor ortaya. Başkan diyor ki: Türkiye de cami sayısı fazla değil. Bir kere nüfusun köylerden şehirlere göç etmesine paralel olarak şehirlerdeki cami sayısı yetersiz kalıyor. Çünkü Nüfusun yüzde sekseni köylerde iken köylerdeki cami sayısı ile şehirlerdeki cami sayısı nerde ise dengede idi. Hâlbuki şimdi şehir nüfusu yüzde seksen, köylerdeki nüfus yüzde yirmi olduğu halde şehirlerdeki cami artışı bu paralelde olmadı. Dolayısı ile şehirlerdeki cami sayısı artan nüfusu karşılayacak kapasite de değil. Bir de kamu oyu şu konuda yanıltılıyor, önemli olan cami sayısı değil kişi başına düşen cami sayısıdır. Bu nedenle aslında en az cami İstanbul’da var.”

                    Ama hiç önemli değil bu bilgiler, İnsanlar analitik düşünme yetisinden uzaklar çünkü.  Konya,  (elhamdülillah) istatistiklerde İstanbul’dan sonra en çok cami sayısının Konya’da olduğu anlaşılmış ya hiç kimse teferruata bakmadan “ Konya da ne kadar çok cami varmış!” türküsünü dilinden düşürmez artık. Konya, Erzurum, Kastamonu kamuyunda "dindar şehirler" olarak anılır artık.

             Pekiyi bu algı Konya ‘ya, Konyalıya, Erzuruma, Erzurumluya, Kastamonuya, Kastamonuluya ne gibi sorumluluklar yüklüyor? Daha doğrusu bir sorumluluk yüklüyor mu? Evet. Bu haber çok büyük bir vazife yüklüyor bu şehirlerde yaşayan insanların omuzlarına. Niye? Çünkü,  bu şehirlerde yaşayan insanların yapacağı her hata, işleyeceği her cürüm sadece bu şehirlerde yaşayan insanların eksi hanesine değil dinimizin de eksi hanesine yazılacaktır da ondan. Bu nedenle bu şehirlerde yaşayan vatandaşlarımızın dinimizin emrettiği (ki, Dinimizin güzel saydığı ve teşvik ettiği davranışlar evrensel ahlak kurallarına da uygundur) şekilde yaşama sorumluluğu bir kat daha artmıştır.

            Bu teorik görüşleri müşahhaslaştırırsak: Mademki Konya da, Kastamonu da, Samsun da, Erzurum da  cami çok, mademki bu şehirlerde yaşayan insanlar daha  dindar, öyleyse bu şehir hakları dürüstlükte, sözünde durmada, adil olma konusunda, borcuna sadakatte, doğru söz söylemede, faizden uzak durmada, fakiri fukarayı gözetmede, işçisinin hakkını zamanında ve hak ettiği miktarda vermede, patronunun işini hakkıyla yapmada… Daha dikkatli davranmak zorundalar!

             Mademki bu şehirlerde cami sayısı çok, mademki buraların halkı daha dindar: En az trafik kazası, en az içki tüketimi, en az boşanma,  en az kumar oynama, en az tecavüz, en az suç oranı bu şehirlerde olmalı. En az hırsızlık, en az kadına haksızlık, en az kamu malına zarar vakarlına bu şehirlerde rastlanmalı. o

              Mademki Kastamonu da, Samsun da cami çok, mademki Erzurumlu, Konyalı daha dindar: En temiz sokaklar, en güzel en nezih caddeler, en güvenli mahalleler, en güvenli trafik, en iyi insani ilişkiler,  en temiz sular, en sessiz sokaklar, en estetik binalar, en güzel parklar, en dürüst ticaret bu şehirlerde olmalı değil mi!  Niye? Mademki bu şehirler  cami / nüfus yoğunluğu sıralamasında  ilk sıralardalar, o zaman cami çoksa cemaatte çoktur, cemaat çoksa Allahın emirlerini bilen, uygulayan, peygamber efendimizin güzel ahlakını bilen, uygulayan müminler bu şehirlerde daha fazla. Cami de insanlar ne yapar? Kuran okur, namaz kılar, vaaz ve hutbe dinler. Okunan Kuran, dinlenen hutbe ve vaaz, kılınan namaz yukarıda saydığımız davranışları öğütler de ondan. (En basit bir örnek: her cumada hutbe sonunda okunan ayette buyrulur ki: Muhakkak ki Allah, adaletli olmayı ve ihsanı ve akrabalara vermeyi emreder. Ve fuhuştan, münkerden (Allah'ın yasakladığı şeylerden) ve azgınlıktan (hakka tecavüzden) sizi nehyeder. Böylece umulur ki siz, tezekkür edersiniz diye size öğüt veriyor.)

               Ey Konyalılar, Kastamonulular, Erzurumlular, Samsunlular ve nüfus/cami yoğunluğunda diğer illerden önde olan diğer şehirlerde yaşayan vatandaşlar! Sorumluluğunuzun farkında mısınız?

Not: Bu yazı din ile ahlak arasında bir paralellik olması gereğinden bahsetmekte.Fakat hem tarihte, hem günümüzde bu paralellik her zaman yoktur.Bazen cami ile namazla ilgisi olmayan kişiler dürüstlükte, temizlikte, sözünde durmada, çekini ödemede, komşu haklarına riayet etme de,işcisinin hakkkını, patronun işini yapmada daha ileri olabiliyor.Bu da bir başka gerçek.

Yorum Yap
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (2)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.