Bediüzzaman Said-i Nursi Kürt mü, Arap mı?

Turan UÇAR

Bediüzzaman Said-i Nursi’nin Kürt olması veya olmaması onun ilmi derinliğine, mücadelesine ve gönlümüzdeki saygın konumuna zerrece helal getirmez. Hele ki onun Seyyid olması, sevgi ve muhabbetimizi ziyadesi ile arttırır ki Hz Peygamberin Ehl-i Beyti’nden olmak her mümin için bir övünç kaynağıdır.

Yıllarca Kürtleri İslam’dan uzaklaştırmaya çalışan Kürt ulusalcılarına, Türk milliyetçilerinin verdiği destekler hepimizce malum. Yakın dönemde Kürtlerin Zerdüştlüğü, Barzani ailesinin Yahudiliği gibi gerçeklerle uzaktan yakından ilgisi olmayan propagandalara şimdi bir yenisi daha ekleniyor ve Kürtlerin İslam’dan uzaklaştırma politikasına şimdilerde İslamcı dediğimiz cenahtan da bilerek veya bilmeyerek destek veriliyor.

Yukarıdaki örnekler şaşırtabilir ama Kürtlere ve Türklere verilen mesaj; “Kürtler konusunda haklı da olsa haksızda olsa kim konuşursa aslında kimisi Ermeni kimisi Yahudi ve çoğu da Zerdüşt’tür.” Veya “Bediüzzaman gibi kıymet gören Alimler de zaten Kürtlerden çıkmaz. Bakın o da Arap zaten”. Bu durum Kürtler üzerinde olmasa da Türk milliyetçi cenahında fazlasıyla karşılık buluyor ve halklar arasındaki uçurum daha da derinleştirilmek isteniyor. Kaldı ki Arap olmakta, Ermeni olmakta Yahudi olmakta veya başka herhangi bir etnik kimliğe sahip olmakta insana farklı erdemler yüklemeyeceği gibi erdem yoksunu da bırakmaz.

Bediüzzaman’ın Seyyid olduğu yani aslında Arap olduğu ve Kürt olmadığını vurgulamanın nasıl bir fayda getireceğini şimdiden ölçmek imkânsız; ama Kürtlerden böyle bir zat çıkmayacağı mesajı bilerek veya bilmeyerek verilmek isteniyor. Nitekim böylesine kıymetli bir İslam âliminin Kürt olması birilerine dokunuyor demek ki.

Yakın zamanda Prof. Dr. Ahmet Akgündüz’ün bir basın açıklaması ile kamuoyuna duyurduğu ve bir kısım medyanın çok önemli bir gelişme gibi sunduğu Bediüzamman Said Nursi’nin aslında Seyyid olduğu ve şeceresinin uzun araştırmalar sonucunda çıkarıldığı çalışmadan bahsediyorum.  Çalışma masumane bir çalışma gibi görünmesine rağmen hizmet ettiği amacı özellikle Sayın Akgündüz’ün çok iyi hesap etmesi gerekirdi.

Şimdi buna yapılacak itirazların da nasıl karşılanacağı da ayrı bir mesele. “Hayır, Seyyid değil Kürt’tür” dediğiniz zaman hemen Kürtçülükle yaftalanacağınız kadar ince ve hassas bir konu. Nitekim hemen “Seyyid olması kötümü, neden bundan rahatsızlık duyuyorsun?” gibi sorularla muhatap olunacağı da kesin. Ama gerçekler ve sosyolojik boyutu bu konun bu şekilde geçiştirilemeyeceğini gösteriyor. Ayrıca şunu da belirtmekte fayda var ki Seyyid olması da Kürt olmasına engel değildir.

Gelelim Sayın Akgündüz’ün açıklamasına: Yaptığı toplantı ile konuyu gündeme getiren Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, Bediüzzaman'ın Kürt değil Arap ve hem Seyyid hem de Şerif olduğunu iddia etti.

Bediüzzaman Said-i Nurs-i Kürt müdür?

Şüphesiz bunu ispatlamak gibi bir konuma düşmek istemem, yorum yapmadan sadece Bediüzzaman Hazretlerinin bu konudaki tavır ve sözlerini buraya taşımakla iktifa edeceğim.

Öncelikle Bediüzzaman’ın kendisi isim olarak, yazılarının çoğunda Bediüzzaman Said-i Kürdi’yi kullanmıştır ki Cumhuriyet sonrası yasaklamalar sebebiyle Saidi Nursi ismini kullanmak zorunda kalmıştır. Nitekim Bediüzzaman hala bölgesinde Saidi Kürdi olarak bilinir.

Sultan Abdülhamit tarafından Medresetü’z Zehra yüzünden tımarhaneye atıldığında şunları söylemiştir: “Ben Kürdistan dağlarında büyümüşüm. Kaba olan ahvalimi (tavırlarımı) Kürdistan kapanıyla tartmalı, hassas olan medeni İstanbul mizanıyla tartmamalısınız. Öyle yaparsanız, meden-i saadetimiz olan Dersaadet’ten (İstanbul’dan) önümüze sed çekmiş olursunuz. Hem de ekser (çoğu) Kürtleri tımarhaneye sevk etmek lazım gelir.

Zira kürdistan’da en revaçlı (makbul-geçerli) olan ahlak: cesaret, izzet-i nefs (onur-haysiyet), selabet-i diniye (dine bağlılıktaki sağlamlık), muvafakat-ı kalb (özü-sözü bir olmak) ve lisanıdır (konuştuğu dilidir). Medeniyette nezaket denilen emr (kibar tavırlar), onlarca müdahanedir (dalkavukluktur).” (Bediüzzaman Said Nursi, İçtimai Dersler, Zehra Yayınları, s.10)

Türkçe ezanın zorla okutulduğu günlerde diğer Müslümanlardan pek ses çıkmazken, o buna karşı çıkabilmiş, bu arada Kürtlüğüne ve Kürtlerin asimilasyonuna da değinmiştir. “…. Frenklik manasında Türkçülük namiyle tahrifdarane (bozguncu) ve bidat’karane (uydurma) bir fetva ile ‘Türkçe kamet et!’ diye, benim gibi başka milletten olanlara teklif etmek hangi usulledir? Evet, hakiki Türklere pek hakiki dostana uhuvvetkarane (kardeşçe) münesebattar olduğum halde, böyle sizin gibi Frenk meşreplerin (batı yanlısı) Türkçülüğü ile hiçbir cihette münasebetim yoktur. Nasıl bana teklif ediyorsunuz? Hangi kanun ile? Eğer milyonlarla efradı bulunan ve binler seneden beri milliyetini ve lisanını unutmayan ve Türklerin hakiki bir vatandaşı ve eskiden beri cihad arkadaşı olan Kürtlerin milliyetini kaldırıp, onların dilini onlara unutturduktan sonra; bizim gibi ayrı unsurdan sayılanlara teklifiniz, bir nevi usul-ü vahşiyane olur.”  Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, s. 443-444 Aktaran Malmisanıj, s.48.

Said-i Nursi her türlü ırkçılığı reddetmiştir. Ziya Gökalp’in ‘Turan’ ve ‘Kızıl Elma’ fikirlerine karşı çıkar. Diyarbakır’da bir karşılaşmalarında Kürtlerin soğanı çok sevmelerinden kinayeyle Ziya Gökalp’e “Kürdüm diye tan eyleme beni, bir kelle soğanı, bin kızıl elmaya değişmem” der. (Necmettin Şahiner, bilinmeyen taraflarıyla said nursi, İstanbul, 1988, s.134.

Said-i Nursi Van, Bitlis ve Diyarbakır’da hem fen bilimlerinde, hem de İslami ilimlerde öğretim yapacak üniversiteler kurmak istiyordu. Bu üniversitelerin öğrenim dili olarak ta “Arapça vacip, Türkçe lazım ve Kürtçe caizdir” diyordu. Bu amaçla İstanbul’a gittiğinde sultan Abdulhamit  bu fikre kuşkuyla bakmış ve üstadı tımarhaneye kapatmıştı. Daha sonraları üstat bu konun bilinmesini istemiş ve şöyle demiştir: “Ey Kürtler! Tımarhaneyi kabul ettim ve Kürtlüğü lekadar etmemek için irade-i padişahı ve maaş ve ihsan-ı şahaneyi kabul etmedim.”  (Bediüzzaman said-i nursi, mektubat, Zehra yayıncılık.s.35)

“Biz ki Kürdüz. Aldanırız, fakat aldatmayız. Bir hayat için yalana tenezzül etmeyiz…”  (Divân-ı Harb-i Örfî, Yarı Cinâyet, S: 54, Tenvir Yayınları),

Yukarıdaki anektotlar ile sanırım maksat hâsıl olmuş Bediüzzaman Hazretlerinin kendisini ait hissettiği etnik kimliği açıklığa kavuşmuştur.

Bediüzzaman Seyyid midir?

Hazreti Peygamberin soyundan gelmek tabiî ki bir şeref payesidir ve her müminin canu kalpten arzu edeceği bir şeydir. Lakin İslam’ı hakkı ile eda edememek gibi bir durumda Seyyid’liğin de bir önemi kalmaz.

Beddiüzzaman’ın Seyyitliği noktasında yine kendisinden bazı anekdotlar alalım ki yanlış bir yorum yapmamış olalım.

Bediüzzaman bu konuda; “Seyyid olmayan ‘seyyidim’ ve seyyid olan ‘değilim’ diyenler, ikisi de günahkâr ve duhul ile huruç haram oldukları gibi, hadis ve Kur'an'da dahi ziyade veya noksan etmek memnu'dur…” (Muhakemat Birinci Makale Sayfa; 45, Tenvir Yayınları) diyerek önemli bir ölçü getirmiştir. Yani Seyyit değilseniz ve Seyyidim derseniz günah işlemiş olursunuz. Buradan Seyyid olmayan birisine de Seyyid derseniz sanırım sonuç değişmez ve günahkâr olursunuz.

“…Ben seyyid olmadığım gibi hiçbir vakit böyle haddimden yüz derece ziyade hülyalarda bulunmadığım…” (Müdafalar, Sayfa:247, Tenvir Yayınları)

Yine Denizli Ağır Ceza Mahkemesi’ne sunduğu ifadesinde Seyyid olmadığını şu sözlerle açıklamaktadır; “…Ben, bütün talebelerimi ve arkadaşlarımı işhâd ediyorum ki…Ben, seyyid değilim. Mehdi ise, Âl-i beyt-i Nebevî'den olacak….” (Müdafalar Sayfa; 144, Tenvir Yayınları)

Bediüzzaman Seyyid olmadığını böylesine açıkça beyan ederken, birilerinin zorla “Hayır Seyyiddir” demesini nasıl anlayacağız. Üstat Bediüzzaman, neseben değil ama manevi olarak kendisini Seyyid olarak tanımlamak ister ve bunu şöyle açıklar: “Ben Seyyid ve Âl-i Beyt’den değilim, fakat bir cihette mânevî Âl-i Beyt’den sayılabilirim..”(Müdâfâlar, Hatalar- Cevaplar, Madde: 87), S: 288, Tenvir Yayınları)

Birde şöyle bir vakıa var ki burada da Üstad yine kendisini Kürd Said olarak tanımlar. Cifir ve ebced hesabı ile yapılan ve Bediüzzaman’ın kubül ve onayı ile Risale-i Nur Küllüyatına giren analizde Hz Ali’nin, Celcelutiye adlı Süryanice yazılmış eserinde Bediüzzaman’a Kürd Said’ diye hitap ettiği ve ahir zamanda gelecek önemli şahsın ‘Kürd Kalbi’ taşıyacağı ifade edilmektedir. (Şualar, Sayfa; 580-581, Tenvir Yayınları)

Şimdi tüm bu açıklamalardan sonra ya Sayın Akgündüz (yalan söylüyor demeyeceğim ilmi kariyerine hürmeten) yanılıyor ya da Bediüzzaman Hazretleri soyunu bilmiyormuş! diyeceğiz.

Son olarak Bediüzzaman Hazretleriyle ilgili çalışmaları ve kitabı bulunan ve bu yazımızda da çokça faydalandığımız gazeteci-yazar Adem Balta’nın sözüyle bitirelim: “Bediüzzaman Kürtlerin içinden çıkmış Türklere, Araplara, Farslara ve bütün İslam alemine mal olmuş bir İslam alimidir.

Bir anekdotu da belirtmeden geçemeyeceğim; Üstat Bediüzzaman Hazretleri “Kader bana Türkçeyi az vermiş, hatta hiç vermemiş. Dilim kalbimin lisanını iyi anlamıyor ki, iyi tercümanlık etsin. Hem de derin yerde çıkarıyor manayı; bazı hakikat parçalanıyor. Sizin fehm ve dikkatiniz bana yardım etsin.” (Bediüzzamn Said Nursi, İçtimai Dersler, Zehra Yayınları, s.10) diyerek risalelerini yazmaktaki güçlüğünü ifade etmektedir. Üstat eserlerini çok iyi bildiği Arapça ve Kürtçe dilinde yazabilseydi sanırım bugün çok daha iyi anlaşılabilecekti.

Mail: trntoprak@hotmail.com

Yorum Yap
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar (5)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.