Beni kimseyle yan yana komayın! (Ahmet Altan'a...)

xxx65
Çok fazla değilse de, iki gündür "biraz tehdit biraz küfür"e de muhatap oldum.
Sebep, benim yazdıklarımdan ziyade, Ahmet Altan' ın benim adımı da geçirip yazdıkları.
Önce beni okumuş olanlar genellikle doğru anlamış...
Önce onun beni de anarak yazdığını okuyanların (ve belki de benim yazdığımı hiç okumamış olanların) kimi, benim yazdığımı onun yorumladığı gibi anlamış.
"Masumiyet karinesi"ne, kimsenin kanıtlanmadıkça suçlu sayılamayacağına, hatta mahkum olana dek suçlu olmadığına, esas bir kişinin masumiyet ihtimalinin ortaya konmasına ve daha da esas, masumiyetinin kanıtlanması çabalarına saygı duyarım. (Bazen, mahkumiyette dahi, kanunların adaletsiz olduğunu, uygulandığını bilir ve yazarım.)
Ama, bunlara saygısını sık sık belli eden benim de...
En çok nefret ettiğim şeyler olan "manipülasyon, senaryo parçası olmak, hükümet tutumuna destek olmak"la suçlanmam, en azından anılmam, epey ayıp olmuş!
Hem de, "dışkıcı subay"ı Türkiye demokrat burjuvazisi ile büyük finans sermayesinin saygın bir banka kasasında bulduğum gün!
Benzer şeyi anlamış kimi okur arasından birinin dediği şu:
"Taraf gazetesinde Ahmet Altan yazdıklarınızı konu edinmiş bugün. Ama bence yanlış bir şekilde Hürriyet gazetesiyle bir tutmuş, sanki bir manipülasyon peşindeymişsiniz gibi göstermiş. Ben sizin yazınızdan başka bir şey anladım. Hatta belki de onların görüşünü bile destekler bir şey çıkıyor yazınızdan."

Olay, "Güngören bombacısı" olarak ilan edilen ama "örgüt üyeliğinden tutuklanan" Türeli' nin hakiki bombacı olup olmadığı.
Taraf da dahil, her gazetecinin kuşku, didikleme, derinleştirme çabası ülke için de, benim için de nimettir.
Yıllarca buna gayret ettim, bunu talep ettim, bunun eksikliğini hissettim yahut bunu yapanlarla gurur duydum.
O yüzden yazıya da...
"Aşağıdaki sürece şaşırmalı, soruları eksik etmemeliyiz"
diye başladım.
(İstihbarat zaafı (mı)?) başlıklı yazı, maddeler halinde, Mecidiyeköy'de bombayla yakalanmış (uzun süre izlendiği belirtilmiş) birisi ile "Güngören zanlısı" arasında kurulduğu söylenen bağa dayanıyordu.
Yazı, "istihbaratım" filan değildi; zaten ben pek "istihbaratçı" değilim. Elime pek dosya mosya geçmez. Ne hükümetten, ne Emniyet'ten, ne Genelkurmay'dan, ne savcıdan! Fazla fazla, "alttakiler" den, o da kendi acılarına dair ses ulaşır.
Yazı tamamen, birbiriyle de çelişen çok sayıda gazete haberinin alt alta getirilmesiyle oluşmuş "gariplikler" üstüneydi.
Ben, "Bir Kişi Daha'nın, Güngören'de bombayı koyup patlatan Türeli olduğu şimdi açıklanıyor veya onun da Silopi'deki ikinci kişi olduğu iddia ediliyor" derken, bir gün önce Sabah'ta da çıkmış şu haberi tekrarlıyordum:
"Türeli'nin Aralık'ta Mecidiyeköy'de çantasında bombalarla yakalanan Bülent Öztürk ile Türkiye'ye giriş yaptığı ve o günden bu yana, bombalarla ele geçirilebilmek için takip altında tutulduğu iddia edildi."
Bu "iddia" işte!
Ardından, "tekrar ve tekrar sormak gerekiyor" diye giden, "Kayıplara karışmıştı... Belki de karışmamıştı" diyen bir yazı.
Taraf'ta da bir gün önce "Haber" şu kesin ifadelerle verilmiş: "İçişleri Bakanı, 17 kişinin can verdiği bombalı katliamın 'bölücü örgüt'çe gerçekleştirildiğini açıkladı... Olayın bütün yönleriyle aydınlatıldığını anlattı... Güngören failleri yakalandı... Zanlıların eylemi TAK adına gerçekleştirdiklerinin belirlendiği öğrenildi. Gözaltındakilerden bir kısmının ise DTP Gençlik Kolları üyesi olduğu İDDİA ediliyor."
Ama Altan, kendisi de kesin dil kullanarak, benim kesin bir dille yazdığım ve "manipüle edildiğim" sonucuna varıyor:
"Umur Talu da, Türeli'nin bir başka 'bombacı' ile birlikte Silopi'den giriş yaptığını yazdı... Bakan'ın sözleriyle Hürriyet gazetesinin haberini ve Talu'nun yazısını yan yana koyduğumuzda Türeli'nin 'suçluluğuna' inanmamak mümkün değildi...
Talu'ya, sanığın Silopi'den bir başka bombacıyla birlikte giriş yaptığını kim söyledi?"
Aslında "kaynaklarımı açıklamak" adetim değildir ama, daha çocukken Basınköy'de komşu olduğumuz Ahmet'i kırmayıp cevaplıyorum:
Yazımdan bir gün önce Sabah'ta çıkmış "Güngören katliamı zanlıları cezaevinde" başlıklı haberde imzası bulunan Ferit Zengin ve Veli Sarıboğa!
Söylemediler zaten; "iddia edildi" diye yazdıkları haberi, "iddia ediliyor" diye aktardım.
Özetleyeyim:
17 insanın katli içimi kavurur, bir masumun haksız suçlanıp acı çekmesi de acı verir.
Ergenekon tipi yapılardan tiksinirim; kim olursa olsun, henüz zanlı (veya sanık) sayılanların suçlu diye teşhirinden de.
Bunların sonuçlar açısından nitelik ve nicelik farklılıkları olabilir; ama bunlara bakarken, özünde vicdan, akıl ve meslek anlayışım birdir. Yanılırım zaman zaman, yanlış da yaparım, ama temelim budur, haksızlık etmemeye uğraşırım.
Öyle "manipülasyon, hükümet aklamacısı" gibi isnatlar ise canımı sıkar.
Bunca seneyi ve onca kukayı "üflemeli çalgı" olmak için devirmedim!
Meramımı iyi anlatamamış olabilirim, kimi hassasiyetleri(mi) biraz ıskalamış da. Gerektiğinde çok üzülür, içten özür de dilerim.
Ama, bu ülkede "çok sesli basın" a bir ses kattığını düşündüğüm Taraf'tan bir meslektaş beni arayıp "Onun suçlu olduğundan eminsiniz, değil mi? Silopi'den giriş yaptığından da" filan diye buyurduğunda, nazik sesini telefonda kırmamak için söylemediğimi, onca yılın hatırına Ahmet Altan' a diyeyim:
Benim, gazete haberlerini, "iddialar"ı alt alta getirip " sorular sormalı" diye giden bir yazımı "kesin suçlama, masumiyete saldırı" diye yorumlar ve üstümde gölge bırakırken...
"İddia"nameleri, hatta "iddia"name öncesi "iddialar"ı kesin kanıt, suçun belgesi, mahkumiyet gibi sayfa sayfa sunanlar için de aynı hassasiyeti görmek isteriz bu pistlerde.
Bir de ricam olacak:
Ne derseniz deyin de, beni öyle "Bakan'ın sözleri" ve "Hürriyet'in haberi"yle pek "yan yana" koymayın!
Ben burada, yalnız başıma kalayım. Öyle, herhangi bir hizaya girmeden, dağınık! Daha ziyade, bir ağaç gibi tek ve hür...