Bu, nasıl bir korku böyle!

xxx65566

Amerika Ortadoğu'dan çekilecek. Bir güç boşluğu oluşacak. O zaman nasıl bir bölge ile karşı karşıya kalacağız? Birkaç ihtimal var:

Mutlu senaryo: Ülkelerin ardı ardına Batı demokrasisini kucaklamaları. Bu olursa, Amerika çekilse bile bölge Batı ekseninde kalmaya devam edecek. Hiçbir harcama olmaksızın, güç sarfetmeksizin düzen kaldığı yerden devam edecek. En azından öyle umuluyor. Kabus senaryoları da var:

Birincisi iç savaş: İster mezhep ister etnik kimlik isterse başta sebeplerle olsun, bütün bölgenin iç savaşlara sürüklenmesi. Çatışmanın İslam'ın sınırlarından merkezine kayması. Böyle bir senaryo bir yüzyıl kaybettirecek. Ancak istikrarsızlık Batı'yı yormadığı sürece sorun değil. Bölgenin canı cehenneme!

İslami bir devrim: İran devriminden sonra, bölgedeki derin sarsıntının benzer devrimlerle sona ermesi. Cezayir'den Mısır'a, Sudan'dan Suriye'ye kadar Batı karşıtı sert bir cephenin oluşması...

Yeni Osmanlı: Türkiye'nin öncülüğünde bütün bölgenin toparlanması. Yeni bir İslam imparatorluğunun, güç merkezinin oluşması. Yeni küresel aktörün, dünya düzenini altüst etmesi...

Batı'nın yeni korkuları bunlar. Ekonomik kriz Yunanistan'ı, İspanya'yı, Amerika'yı, İngiltere'yi batırırken, küresel ölçekte meydan okumalara karşı direnci kırarken Batı kamuoyuna korkular hakim olmaya başladı. Avrupa ve Amerika basınının son günlerde ardı ardına Osmanlı haritaları yayınlaması, Osmanlı korkusu üzerinden piyasa düzenlemesine girişilmesi bundan...

En son Newsweek dergisinin değerlendirmesinde yukarıdaki dört senaryo tartışıldı. Tayyip Erdoğan'ın agresif Müslüman ülke, Kanuni dönemini andıran Süper Güç heveslerinden dem vurulup, gelecek analizi yerine gelecek korkusu pazarlayan, Batı'yı harekete geçiren bir nevi çağrı var önümüzde.

Bugün; Kuzey Afrika'dan İran sınırına hatta Pakistan'a kadar uzanan kuşakta ardı ardına meydana gelen depremlerin, gerekçeleri farklı olsa da sonuçları aynı olan kaosun sebebi bu korkular değil mi? Avrupa'nın "hasta adamı"nın yeniden dirilişinden duyulan korku ne kadar da büyük!

Erdoğan'ın seçim sonuçlarından hemen sonra yaptığı bir tür "gelecek çağrısı"nda kullandığı o cümleler birilerini fena ürkütmüş.

"Bugün benim Türk kardeşim, Kürt kardeşim, Zaza, Arap, Laz Gürcü tüm kardeşlerim 74 milyon kazanmıştır. Yoksul kardeşim, kimsesiz kardeşim kazanmıştır. Bugün küresel ölçekte mazlumların mağdurların umudu kazanmıştır. İnanın bugün İstanbul kadar, Saraybosna kazanmıştır. İzmir kadar Beyrut kazanmıştır. Ankara kadar Şam kazanmıştır. Diyarbakır kadar Ramallah, Batı Şeria, Kudüs, Gazze kazanmıştır" cümlelerinin, yüz yıldır bu coğrafyaya yönelen bütün ayrıştırıcı projelere bir meydan okuma olarak algılanmış.

Öyleyse haklı bir endişe var ortada. Afganistan'da, Libya'da, Irak'ta, Suriye'de, Pakistan'da ve Türkiye'de hala ayrıştırma-çatıştırma projelerini uygulayanların projeleriyle bu sözlerin örtüşmediğini sadece biz görmüyoruz. Birinci Dünya savaşında bütün coğrafyayı köleleştirirken, dağıtırken kullandıkları yöntemleri yeniden uyguladıkları için bu sözler ezber bozucu nitelik taşıyor.

Öyleyse bu meydan okuma ve karşılığında ilan edilen korku, bugün bir çok ülkede olduğu gibi, gelecekte de Türkiye'nin önüne şiddetli bir ayrıştırma projesinin sürüleceğinin işaretidir.

Osmanlı vurgusu bu yüzden önemli, bu yüzden ısrarla gündemde tutuluyor. Türkiye karşıtı bölgesel reaksiyon oluşturulacak, Batı dünyası yeni tehdide göre teyakkuza geçirilecek, birleştirici projeler boşa çıkarılıp her ülkede bütün farklılıklar çatışmaya dönüştürülecek. Onlar yoluna devam edecek biz zaaflarımızla, düşmanlıklarımızla birbirimizi boğazlamaya devam edeceğiz.

On yıldır, yoğun olarak son beş yıl içinde, Türkiye'yi merkeze alan, "bu ülke ne yapmak istiyor" sorularına verilen cevaplarda hep "yeni Osmanlı" vurgusu öne çıkar oldu. Yeni Osmanlıcılık söylemi, dışarıda Türkiye'yi durdurma, sınırlama, yeniden içeri yönlendirme, bölgede Türkiye karşıtı bir reaksiyon oluşturma, korkuları besleme amacına yönelik. "Ya AB dışında yeni bir Osmanlı İmparatorluğu kurulacak ve AB'nin rekabetçisi olacak ya da Türkiye AB üyesi olup güçler birleşecek..." sözünü AB dönem başkanı ülkenin Dışişleri Bakını söylüyor.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun; 'Osmanlı tarihte kalmıştır, tarihi bir öğedir. Ama bu ülkelerin bölgelerin ortak geçmişlerinden hareketle eşit egemen ve uluslararası hukuk çerçevesinde ilişkilerini yürütmesine engel değildir. Başka gündemimiz yoktur. Bu tür iddiaları kabul etmeyiz." Sözü bu başkentlerde yankılanmıyor. Ortadoğu başkentlerinde de yankılanmaması için bilinen bütün yollar deneniyor.

Ama biz, sadece konuşabilmek için, sadece ortak bir iletişim kanalı oluşturabilmek için, sadece krizleri önlemeye yönelik öneriler geliştirmek için, yıllardır bize önerilen barış ve dönüşüm projelerinin yıkıcı sonuçlarını ortadan kaldırmak için, kendi önceliklerimize göre, ortak iyiliklerimiz için barış hareketleri, girişimleri geliştirmek zorundayız. Bu, bir varolma mücadelesidir.

Oyun tam da burada işte. Yapmak istediklerimize karşıt sesler buradan yükseliyor. Sabotaj buradan başlıyor. Korku pazarlayarak bölgeyi ve Batı'yı teyakkuza geçirenler burada mevzileniyor. Yıllardır inşa edilen, Basra Körfezi'nden Kuzey Afrika'ya doğru yayılan birleştirici, ortaklıklar inşa edici proje, birkaç ayda çökertildi. Bölgedeki zaaflar, ayıplar, zorbalıklar, kıyımlarla hesaplaşma üzerinden bir yıkım başladı.

Dün Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad'ı dinledik. Ülkesindeki huzursuzluğu algılamasının Mısır liderinden, Libya liderinden, Tunus liderinden, Yemen liderinden pek de fraklı olmadığını gördük. Somut reformlar için tarih verdi, Müslüman Kardeşler'in önünü açacaklarını söyledi, birkaç ay içinde seçim yapılacağı taahhüdünde bulundu. Bunlar aylar önce yapılması gereken şeylerdi.

Yetmedi, yetmeyecek. Kriz derinleşecek. Kan üzerimize de sıçrayacak. Ne garip; ayrıştırma, çatıştırma projelerini uygulayanlar bu rejimler üzerinden hesap yaptılar. Şimdi ayrı rejimlere karşı duranlar üzerinden hesap yapıyorlar. Bu arada Türkiye'ye de uyarılar yapmayı, örtülü tehditler savurmayı da ihmal etmiyorlar...

Yüz yıl sonra gerçek bir tarihsel kırılma dönemini yaşıyoruz. Vereceğimiz kararlar, algılama biçimimiz, durduğumuz yer geleceğimizi biçimlendirecek. Ya yüz yıl daha kaoslar içinde oradan oraya sürükleneceğiz ya da acı kararlar verip bir varoluş mücadelesi içine gireceğiz. Bu mücadele, günübirlik öfkelerle, rejimlere sempatiyle yapılamayacağı gibi, "gelin işgal edin" şeklinde diz çöküp yalvaranlarla da olmayacak.