BÜLBÜLÜ ÖLDÜRMEK YA DA BİZİM SİYAHLAR

Sait GÜVEN

          Sinema çağın en güçlü ve etkili anlatım dili. Bunu hem günümüzde teknik imkânlarda yaşanan gelişmelerin de etkisiyle sınırsıza yaklaşan ifade olanaklarına hem de dünyada en fazla takip edilen sanatsal etkinlik olmasına borçlu. Görsel cazibe, şiddet ve şehvet günümüz sinemasını kuşatmış olsa da temel insani meselelere dair güçlü mesajlar veren filmler hâlâ çekilmekte. Ama ben biraz daha eski bir filmden söz etmek istiyorum bu gün.

            Harper Lee’nin 1960’ta yayınlanan ve Pulitzer kazanan romanından 1962’de yapılan uyarlamayı Robert Mulligan yönetmiş. Amerika’da yirminci yüzyılın büyük bir bölümüne siyahlara uygulanan ayrımcılığın ve ırkçı hareketlerin damga vurduğu yadsınamaz bir gerçek. Öyle ki bu filmin yapıldığı 1962 yılında şaşmaz bir gerçek kabul edilen evrim teorisi uyarınca siyah ırkla beyaz ırkın henüz Homo Erectus döneminde birbirinden ayrılmış iki ayrı tür olduğunu ve beyazların bu ayrışmadan sonra evrimsel olarak öne geçtiklerini öne sürenler vardı. Onlara göre siyahların zekâ yaşı günümüz insan türüne ait on yaşındaki bir bireyin zekâ yaşına ancak ulaşabilir. Bu nedenle de toplumsal hayatta iki tür(!) arasında kesin çizgiler olmalıdır. Nitekim filme mekân olarak seçilen kasabada siyahlar kasaba merkezinin dışında beyazlardan uzakta ve ormanlık alana yakın yaşamaktadırlar. Mahkeme sahnelerindeki yerleşim de beyazların bu bakış açısını çok iyi yansıtmaktadır. Yargılanan zenciyi desteklemek için gelen siyahların tamamı balkonda otururken beyazlar alt katta mahkeme salonunda oturmaktadırlar. Bir zencinin o salonda oturmasının tek yolu “sanık”  olmasıdır.

            Büyük buhran yılları veya hemen sonrasında ortalama bir Amerikan kasabasında geçer öykü. Filmin başında çocukları ve babasıyla beyaz bir aileyi tanırız uzun bir planla. Böylece az sonra göreceklerimizin etkisi artırılır. Beyaz adamın yaşayışı gösterilir ki siyahtan esirgenenin ne olduğu daha iyi görülsün.  Tom Robinson isimli bir siyahi, beyaz bir kadına evinin içinde saldırmak ve tecavüz etmekle suçlanmaktadır. Gerçek bundan çok farklı olsa da zenci olması suçlanması için yeterlidir.

            Çünkü dönemdeki ilk ve en temel inanış beyazın hata yapmayacağı siyahın ise potansiyel suçlu olduğu tezidir. Suç siyahın doğasında vardır. Filmdeki ifadeyle “bütün siyahlar ahlaksızdır derseniz size inanırlar.” Dikkatli sinema izleyicileri hemen başka bir filmi hatırlayacaklardır. Yeşil Yol filminde bir polis asılsız olarak suçlanan zenciyi anlatırken oğlunun yüzünü ısıran köpeği örnek veriyordu, “onun doğası böyle” diye. Köpek ormana götürülmüş ve öldürülmüştü. Siyahi zanlı da idam edilmeliydi, çünkü suç onun doğasında vardı.

          Siyahi zanlı Tom Robinson’u suçlu gösterebilecek hiçbir delil yoktur. Bütün hadise kendi kızına saldıran sarhoş sapık bir babanın suçlu arayışıdır ve bir zenciden daha iyi suçlu yoktur.  Büyük usta Gregory Peck’in canlandırdığı Atticus Finch isimli avukat - her ne kadar bu görev kendisine baro tarafından verilmiş de olsa - müvekkilinin suçsuzluğunu kanıtlamak için elinden geleni yapar. Ancak avukata söylenen şu sözler davanın nasıl sonuçlanacağının ipuçlarıdır aslında: “ Bizim sözümüze değil de Tom Robinson(zenci) sözüne mi güveniyorsun? Sen ne biçim bir adamsın?”  Dikkat edin, “ne biçim beyazsın” değil “ne biçim adamsın” Çünkü adam olmak da “insan” olmak da beyaza özgüdür.

          Sonuçta apaçık delillere rağmen Tom Robinson tamamen beyazlardan oluşan jüri tarafından suçlu bulunur. Çünkü onu suçsuz ilan etmek bir beyazın işlediği bir ahlaksızlığı kabul etmektir. Güvenlik (!) gerekçesiyle başka bir kasabaya götürülmek istenen Tom Robinson kaçmaya çalışırken(!) vurularak öldürülür. Böylece temyizden dönme ihtimali olan bir dava kapanmış olur.

         Farklı bir bakış açısıyla izlendiğinde “Bülbülü Öldürmek”   filmi “elitist oligarşi”nin röntgenini çekmektedir. Elitist oligarşi farklı biçimlerde tezahür eder. Dayanak noktası;  ırk, felsefi düşünce, din, siyasi görüş, sosyal kast gibi çok farklı etkenler olabilir. Biz filmden hareketle “elitleri” beyaz, diğerlerini siyah olarak adlandıralım.

         Monarşilerde,  adı cumhuriyet olan diktatörlüklerde, bürokrasinin hâkim olduğu sözde demokrasilerde yönetimin el değiştirmesi beyaz(elitler) nesiller arasındaki bayrak değişimidir sadece.

         Beyazların siyahlara karşı takındığı tavır bellidir. “yok sayma, küçümseme, cezalandırma, sınırlama..” Filmi izleyecekler mahkeme salonundaki izleyicilerin tavırlarına özellikle savcının oturuşuna dikkat etsinler. Zenci nasılsa suçludur.  Jürinin onu suçlu bulacağı kesin olmasa savcıda o rahatlığın olması mümkün müdür?

         Siyah, beyazın hizmetçisi, kapıcısı, şoförü vb. olabilir. Ama aynı koşullara sahip olamaz. Onunla eşit şartlarda yaşayamaz. Onun gibi eğitimli iş güç sahibi zengin bir birey olması beyazı rahatsız eder. Bunu engellemek için yapılacak her şey, yani statükoyu korumak adına yapılacak her şey mubahtır. Adaleti çiğnemek pahasına olsa bile. Bunun örneklerine bütün diktatörlüklerde ve emekleme dönemindeki demokrasilerde rastlamak mümkündür.

        Tek parti döneminde bütün bir Anadolu’nun siyahlar ülkesi olduğunu inkâr edebilir misiniz? Bırakınız beyaz Türkler(!)le aynı şartlarda yaşamayı, çalışmayı onlarla aynı mekânları paylaşmak bile mümkün değildi Anadolu’nun siyahları için. “Vatandaş”, “halk”ı kendisiyle aynı ortamda görmek istemiyordu. Küresel şartların etkisiyle - bilhassa Amerika’nın dayatmasıyla -  mecburen geçilen çok partili demokrasi beyazlar için tam bir hayal kırıklığı olmuştu. Ne var ki siyahlara haddini bildirme hazırlıkları da tam bu sırada başlamış ve 27 Mayıs 1960’ta her türlü hukuk normu çiğnenerek beyazların iktidarı yeniden sağlanmıştı.

        28 Şubat sürecinde Müslümanların siyah olmadığını iddia edebilir misiniz peki? Okuyan, düşünen, düne bu güne yarına dair İslam penceresinden söyleyecekleri olan Müslümanların ama,  sistemin dayattığı suya sabuna dokunmayan Müslümanlığı yaşayanların değil. “Temizlikçi Ayşe kadına evet, akademik eğitim almış başörtülü Ayşe Hanım’a hayır” meselesi yani.

        Ya da günümüzde Batı’nın bakışıyla bütün müslümanların yeni siyahlar olduğunu söylememiz için çok mu abartılı olur? Dikkatli TV izleyicileri hatırlayacaktır; birkaç yıl önce bir telefon markasının, ürünlerinde film izlenebileceğine dair bir otobüste geçen reklam filmi vardı. Yolculardan biri olan genç kız film izlerken bir sahneden korkup çığlık atar. Onun film izlediğini bilmeyen diğer yolcuların dönüp baktığı kişi ise otobüsteki tek Ortadoğu görünümlü yolcudur. Yani 21. Yüzyılın siyahı.

        Arada sırada siyahların da insan olduğunu hatırlatanların ise filmdeki avukat gibi yüzüne tükürülür. Siyahların bu hakperver beyazlara karşı tavrını da yine filmde bulabilirsiniz. Elinden gelen her şeyi yapmasına rağmen “suçlu” kararını engelleyemeyen avukat ayakta uğurlanır duruşma salonundan.  Ki bu bile durumun vahametini gösterir. Çünkü adamın yaptığı bir fazilet değil olması gerekendir.  “Bülbülü Öldürmek” filmini izleyin, vakit geçirmek için değil ama. Ve düşünün siz de kendini beyaz görenlerden misiniz? 

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.