Büyük oyun

xxxx111

İstanbul'a yeni yeni alışan bir dostum, zenginlerin görünmeyi sevdiği mekânda akşam yemeğine davet ettiğinde, aklımda Vanity Fair dergisinde taze okuduğum 'Kriz döneminde New York' manzaraları olduğu için, “Hâlâ gidiliyor mu oraya?” merakına düştüm...

Vanity Fair'in son (Ocak 2009) sayısında 'Panikten portreler' başlıklı bir yazı var. Yazıya eşlik eden el-çizimi resimler yeterince ürkütücü, anlatılan kişisel öyküler ise bayağı iç karartıyor. “Herkes bir şeyler kaybetti” diyor yazar, “İşini değilse bile tasarruflarının yüzde 25 veya 50'sini; hemen herkes ekşi yüzlü, endişeli, neşesiz... 'Basiret' ve 'ihtiyat' sözcükleri modalaştı.”

Lehman Brothers'ın çöküşünün ertesi günü Manhattan'daki pahalı eşyalar satan bir mağaza tarihinin en fazla ürün iade edilen gününü yaşamış...

Hâlâ yeterinden fazla serveti bulunanlar bile harcamalarını durdurmuş... Öğle yemeği için gidilen pahalı restoranlar sinek avlıyormuş... Akşam yemekleri evde yenmeye başlamış... “Zenginler ucuzun da tatlı ve keyifli olabileceğini yeniden keşfediyor” diyor yazar... Şarap düşkünü krize-uğramış zenginlerin 15 dolarlık şişelere talim ettiğini de yazıyor Vanity Fair...

Pazar yazısında, pop sosyologun, ocak söndüren fiyatlı Romanee Conti şarabı övgüsünü okuduğumda bizde durumun hayli farklı olduğunu tahmin etmiştim aslında. Nitekim, dostumun davetiyle zenginlerimizin buluşma mekânına gittiğimde, her zamanki kalabalığın arttığını fark ettim. Bardaki fıskos koltuklarını bile kaldırıp yerlerine masa koymuşlar...

Daha önce, “Kriz dönemlerinde zengin ortamları seyrekleşmez; 'kriz bizi vurmadı' mesajını vermek üzere daha önce ortalıkta görünmeyenler bile ayaklarını yeniden alıştırırlar” diye kulağımı bükenler olmuştu. Köşede oturmuş davet sahibi dostumun gelmesini beklerken sohbet ettiğim işadamları, neredeyse koro halinde, “Bizde kriz-mriz yok” dediler...

Bir milyar dolarlık cirosu bulunan bir işin sahibi, “Tek bir işçi bile çıkarmadım” diye yemin de etti.

Kriz yüzünden inşaatlarını durdurduğunu sandığım bir başka işadamı, “Biz inşaatlarımızı başkalarına satmak için yapmıyoruz; düşen fiyatlar sebebiyle ayırdığımız kaynaktan yüzde 30 tasarruf sağlama fırsatını bile bulduk” dedi.

Gördüğüm kadarıyla sorun, hep bir başkalarının sorunu...

İyi de, Romanee Conti marka şarap düşkünü olanlar, ısrarla bunun tam tersine bir tablo çizip duruyorlar gazetelerinde. Okuduğunuzda, batması mukadder Titanik gemisinde seyahat ettiğinizi düşünmemeniz imkânsız... Onlara göre piyasalarda yaprak kımıldamıyor... Onlara inanan patronlar, fazla olduğunu düşündükleri çalışanlarını kapı önüne koyuyor; okuyucuları ise ellerini ceplerine sokmuyor, alış-veriş etmiyorlar...

Bilgiç bir edayla, “Kriz olmasaydı, yabancı sermaye kaçar mıydı hiç?” diyenler ve “Özel kesim dış borçlarını ödeyemiyor” alarmist görüşünü seslendirenlerden geçilmiyor ortalık. Ben de, “Onlar diyorsa doğrudur; onlar bilmeyecekse ben mi bileceğim?” endişesiyle karalar bağlıyorum...

Şu alarmist satırları bir ekonomi yazarının köşesinde okudum: “10 ayda 30 milyar dolar ödenecek- Önümüzdeki 10 ayda (ocaktan itibaren) reel kesimin 29.8 milyar dolar uzun vadeli dış borç ödeyeceği anlaşılıyor. 1 milyar dolar kadar da kısa vadeli dış borç ödeneceğine göre, hemen her ay 3 milyar dolara yakın dış borç ödemesi gerekiyor. Az değil.”

Elbette az değil, ama tıkır tıkır ödenebiliyorsa bunu dert etmeye değer mi?

Sorunun cevabını Taraf'ın ekonomi yazarı Süleyman Yaşar versin, isterseniz: “Özel sektör 2008'in ekim, kasım ve aralık aylarında toplam olarak 10 milyar 438 milyon dolar dış borç anapara ve faiz ödemesi yaptı. Bu ödemeler yapılırken yaşanan kriz ortamına rağmen sorun çıkmadığı gibi Türk parası değer de kaybetmedi. Eğer özel sektör dış borcunu ödeyebilmek için piyasadan döviz alımı yapmış olsaydı, döviz fiyatlarının yükselmesi gerekirdi. /_Beklenen olmadı. Aksine aralık ayında 4,7 milyar dolarlık yılın en yüksek dış borç ödemesine rağmen, Amerikan Doları Türk parası karşısında değer kaybederek 1 lira 70 kuruştan 1 lira 50 kuruş seviyesine geriledi. Üstelik Merkez Bankası'nın politika faizlerini düşürmesine rağmen Türk parasının değer kazanması, kriz lobisinin söylediği gibi işlerin kötü olmadığını gösteriyor.”

Peki ya 'doğrudan yabancı sermaye' (DYS) girişi?

Merkez Bankası rakamları “Kriz var, kriz” tamtam seslerinin eksik olmadığı son üç ay içerisinde DYS girişinin azalmayıp geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 74 arttığını gösteriyor. Son üç ayda 4 milyar dolarlık yabancı sermaye akışı olmuş Türkiye'ye...

Birileri büyük bir oyun oynuyorlar, hem de çok büyük...

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.