Cihan Padişahına "Gelmesin" Diyecek Kim Vardı?

Naim ÖZGÜNER

Naim ÖZGÜNER  24 Mart 2013 Pazar

Devir, cihan padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın haşmetli devri. Onun devri ne akıl sır erdirmek ne mümkün!.. Onun zamanında yürekli biri daha vardı ki aşk meydanında at sürmüş bulunuyordu. Bu zat, Edirne Mevlevi Şeyhi Sine-Çak Yusuf dedeydi..

O günlerde Yusuf dedenin başında yaman bir fırtına kopmuş, dede efendi Edirne'den İstanbul'a Sütlüce'deki dergahına nakledilmişti. Türk milletinin şevket güneşi Kanuni onun başında esen rüzgarı duymuş hikayesi ile ilgilen mişti. O cihangir padişahın kudretinin dizginini tutacak kim vardı ki?

Sine-Çak Yusuf dede gibi, adı dillerde destan olan bir gönül adamını, bir veli yi tanımak, onun sohbetinde bulunmak istiyordu Cihan Padişahı..Osmanlı Sarayından Sütlüce Dergahına bir name gönderildi: “Sine-Çak Yusuf dedeyi sarayımızda görmek dileriz!..” Dünyayı titreten o koca Padişah, bakalım Yu suf dedenin can mülkünden bir zerre koparabilecek miydi?..

Ne var ki Sine-Çak Yusuf dede bir başka alemin denizinde yüzüyor, bu dave te icabet etmek istemiyordu. Onun devlet kapısından bir isteyeceği de yok tu ki!..O tasavvuf deryalarından inciler toplamakla meşguldü. Kanuni'den ne bir alacağı, ne de bir vereceği vardı..

Öyleydi, ama Kanuninin haberleri ve davetleri birbiri ardınca gelip gidiyor du: -Dedeyi Sarayımızda görmek dileriz!..

Yusuf dede istekleri cevapsız bırakıyordu. O ne can, o ne yürekti. O ne akıl ları hayrette bırakan tavırdı? Sonunda Cihan Padişahının sabır ipleri koptu, gönül aslanı kafeslere sığmaz oldu: -Eh, dedi, o gelmezse ne gam biz gideriz.

Ay gibi yüzlülerin yanına gitmek de revadır. Kanuni bir gün saltanat kayığı na atladığı gibi Sütlüce istikametinde suların üstünde kaymaya başladı. Sul tan kayığının sahile yanaştığını gören dervişler, beyinlerine yıldırımdan bir kamçı inmiş gibi titreyerek koşmaya, zıplamaya, çığlık atmaya başladılar:-Ey Pir efendi!..Hünkar geliyor!..

Yusuf Dede eğik başını kaldırıp kaşlarını çattı, harfleri tek tek sayarcasına bir kelime söyledi: -Gelmesin!..

Bu nasıl sözdü!..Kanuni gibi şevketli ve heybetli bir Sultana “Gelme” diye cek er neredeydi? Öyle bir yiğidi analar doğurmuş muydu? “Gelme”demek bir karıncanın aslana meydan okumasına benziyordu..Dervişler çakıl taşları üzerinde yaralı ceylanlar gibi sıçrayarak koşuştular:-Şeyhim!..Hünkar kara ya ayak bastı!..Yusuf Dede yine kılını bile kıpırdatmadan söylendi:-Dedik ya!..Gelmesin!..

Herkesin damarında ki kan sanki donuvermişti..Titreyen dudaklar söz söyle mek kabiliyetinden bile mahrumdu..Hünkar dergahtan içeriye adımını at mıştı, artık ne olacaksa olacaktı..Belki Şeyh Efendi son anda yumuşarda, Ci hangir Padişaha kapısını açardı.

Bu son ümitle dervişin biri içeri seslendi: -Şeyhim!..Davran, Sultan geliyor. Sine-Çak Yusuf dede çiçek çiçek gülümsedi: -Gelsin, dedi, o gelirse biz gide riz!..

Ve birden cübbesini başına çekiverdi..

Hünkarın adamları hücreye girip onu uyur gibi cübbesinin altında büzülmüş bir vaziyette görünce uyarıp haber vermek için koştular..Üzerinden cübbeyi çekip yüzünü açtılar ve hayretle nida ettiler:-A!..Şeyh Efendi ölmüş!..

Sine-Çak Yusuf dedenin duru canı çoktan ten kafesinden ayrılıp Rahmana yürümüş ve dediği gibi gitmişti..Sultan geldi o gitti..Ama ne gidiş? Alemde böyle de gidiş hiç görülmüş mü dür?

Kanuninin dilinden şu mübarek ayet dökülüyordu: “Biz (dünyada) Allahın (teslim olmuş) kullarıyız ve biz (Ahirette de) Ona dönücüleriz!..”            

      e-mail: naimozguner81@gmail.com  /  www.naimozguner.com