“Doğru bilgilen(dir)me lütfen!...”

Hamit SEVEN

 

Akıl almaz bir“bilgi kirliliği”nin tam ortasındayız!...

Bilen,“gerçeği”, sempatizanı olduğu“politik” manipülâsyona kurban ediyor,bilmeyen de zaten hiç susmuyor!...

*

Uzun süredir ülke gündeminin üstüne yavaş yavaş yayılan “bir ucube”  “karbonmonoksit” son olarak,  “Tutuklama süresine sınırlama getirilmesini öngören Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 102’nci maddesinin 31 Aralık 2010 tarihinde yürürlüğe girmesinin ardından, “yaşananlarla” birlikte  “gündemin semalarını”  tamamenkaplayarak, nefes almamızı zorlaştırıyor…

*

Çünkü, konu doğru zeminde tartışılmıyor,  tartışılmak istenmiyor!…

Çünkü, işin  “gerçeği”,  karşı tarafa yüklenmeyi engelliyor!...

Çünkü, doğru bilgi,  her ne konuda ve her ne alanda olursa  olsun,  doğruya muhalif kafaların elini zayıflatıyor!...

*

Halbuki, ilgili “kanunu” biraz  incelediğinizde, “uygulamalardaki” oluşan ve varsa, hata, eksiklik, ihmal ve sair nedenlerle doğan aksaklıkların,  “yükümlülük sahiplerini doğrudan bağladığını” anlamak için öyle fazlaca hukuk bilginizin olmasına gerek olmadığını görürsünüz!...

*

Asıl sorun, söz konusu “Hizbullah davasında” yargılananların “salıverilmelerine”  ilişkin,  bugün yaşanan sıkıntıların daha önceden  “biliniyor” olması!...

Halk deyimiyle  “perşembenin gelişi çarşambadan belliymiş” yani…!…

 

Dahası, “yargı sistemi” ve “mensupları”, tutukluluk süresine ilişkin sınırlamayı içeren kanunun kabul edildiği tarih olan 2005’ten yani 5 yıl öncesinden bilgi sahibi olmasına karşın, bu hükümden kaynaklanacak uygulamaların toplum vicdanını yaralamaması adına alınması gereken tedbirleri almamış gibi görünüyor olması!...

*

Oysa, “Yargıtay Başkanı”,  bu hükme bağlı olarak tutukluluk hali sona erenlerden kaynaklanan toplumsal tepkinin  “kendi üzerlerinde oluşmasını engellemek amaçlı”  toplantı yapmayı tercih etmek yerine, fazlasıyla süre varken, tutuklulukları sona erecek kişilerle ilgili dosyaların ivedilikle karara bağlanmasına yönelik çalışmayı pekala yapabilirdi mesela...

*

Ceza davalarının makul sürede bitirilmesini sağlayacak bir “yargı düzeni” ve “ceza muhakemesi” alanı oluşturma gerekliliği, ülkenin önünde bir başka önemli nokta olarak durduğu kesin…

Bırakın, 10–15 yılları, 30 yıllık zaman dilimi içinde karara bağlanmayan, 22 Temmuz 1980'de evinin önünde vurularak öldürülen DİSK kurucusu ve ilk genel başkanı “Kemal Türkler davası”,  bu anlamıyla toplum vicdanındaki yerini her zaman koruyacaktır…

*

Türkiye, neredeyse yarım asra uzanan ve hala karara bağlanamayan davaların sorumluluğunun “yürütme”, “yasama” veya “yargı” erkinde mi olduğunu tartışmak yerine, davaların daha kısa sürede karara bağlanması için oluşturulması gereken yargı sistemini, ortak akılla oluşturmak zorundadır…

 

Bu bağlamda, iyiki de varolan ülkedeki sağduyulu “seslerin”;  “Yaşanmakta olan tartışmalar, bazı kişiler ve örgütler için turnusol kâğıdı işlevi de görmektedir. Ergenekon davası kapsamında tutuklu olanların iki yıllık tutukluluk sürelerini uzun ve hatta insanlık dışı bulan kimi siyasi partilerin tutukluluk haline son verilenleri gerekçe göstererek tutukluluk süresine ilişkin süre sınırlaması getiren yasal düzenlemeyi, eleştirmesi hatta af olarak nitelendirmesini nasıl anlamlandıracağız. Konuyu siyasi zemine çekme gayret içerisinde olan ve  “Ergenekon davasında tutuklu olanlar için 2 yıl uzun bir süre diğer davalarda tutuklu olanlar için 10 yıl kısa bir süre” diyen bu zihniyet, “Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” atasözünü somutlaştıran bir tutum içindedir. Tutukluluk süresinin kısaltılması düzenlemesinin yürürlüğe girmesiyle ortaya çıkan ve ayan beyan hale gelen çelişkiler ve olaylar, yıllardır söyleye geldiğimiz “yargı reformu gerekli” tespitimizin doğruluğunu teyit ediyor.  Evet, adalet konusunda toplumsal bir arayış ve mutabakat oluşması gerekiyor. Yargı alanına ilişkin reformist çözümleri de, bu mutabakatla oluşturmak zorundayız. Bu bakımdan, yaşanmakta olan ve kamu vicdanını rahatsız eden mevcut sorun dâhil olmak üzere yargı sistemiyle ilgili sorunları, yasama, yürütme ve yargı arasındaki kavga ve polemiklerle değil kuvvetler ayrılığı ilkesinin özünde var olan işbirliği anlayışıyla çözebiliriz.” “tespit” ve “beyanlarına” sonuna kadar katılıyorum…

*

Kısaca, bir yandan, amansız “sis bulutlarını”  dağıtmaya çalışan “sağduyunun”  çabaları, diğer yanda “yaşasın kötülük!”  diye haykıran ve adeta “bir kaşık suda fırtına koparmakla”  görevli misyon sahipleri!..

*

“Ankara'ya usul usul yağan” “karbonmonoksite” bulanmış,  “bilgi kirliliği” isimli “gulyabanînin”, özellikle “seçim” öncelerinde ortaya çıkıp kamuoyuna korku salmaya çalışması da bir o kadar ilginç doğrusu!...

 

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.