Düşene vurmak geleneği acaba hayatımızdan çıkıyor mu?

xxx33

Bizim coğrafyamızda insanların en ürktüğü şeylerden başta geleni, koltuğunu kaybetmektir.
Bu "Koltuk" ille de siyasi iktidarı simgeleyen koltuk değildir.
Bir gazetenin genel yayın yönetmenliği de, bir üniversitenin rektörlüğü de, bir şirketin üst yöneticiliği de, bu görevlerden ayrılanlar için "Düşüş" demektir.
"Şark"ta yeni ile eskinin yer değiştirmesine "Değişim" olarak değil, "Eskinin düşüşü" biçiminde bakılır.
Pek az kişi gidenin yaptığı hizmetleri hatırlar.
Genel olarak gidene (veya düşene) vurulur.
Ve ileride gelen de gittiği zaman onu önce vuracak olanlar, hemen çevresini sarar ve ona biat ederler.
Ben meslek yaşamımda bu durumun yansımalarını çok yakın çevremde defalarca gördüm.
Bir örnek vereyim.
Abdi İpekçi suikastı ertesinde Milliyet gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni rahmetli Turan Aytul olmuştu.
Turan Aytul'un bütün yaşamı sadece gazeteydi.
Öylesine tutkuluydu ki gazeteye adı "Deli Turan"a çıkmıştı.
Milliyet'in Ercüment Karacan'dan Aydın Doğan'a geçiş döneminde Turan Aytul, gazetenin tek karar merkezi haline gelmiş, çok güçlenmişti.

Ürkütücü yalnızlıklar
Turan Aytul bir gün hastalandı ve doktorlar ameliyat olması gerektiğini söylediler.
Hastanede ziyaret ettiğim zaman odası tıklım tıklım doluydu.
Odadakiler ameliyat sonrası Turan Aytul'un yanında aralarından kimin refakatçi olarak yatacağının kavgasını yapıyorlardı. Turan Aytul'un eşinin kocasına refakatçi olması mümkün görünmüyordu.
Çünkü gazete çalışanları, bu görevi kimseye kaptırmaya niyetli değildiler.
Kısa süre sonra Turan Aytul görevden alındı.
Akşam evine gittiğimde yanında eşi ve birkaç arkadaşı vardı. Hastane odasında refakatçi olmak için birbirleri ile yarışanlar ortada yoktu.
Çünkü Turan Aytul koltuktan düşmüştü.
Bu durumun daha dramatik biçimdeki yansımalarını siyasette hepimiz defalarca izledik.
Çeşitli nedenlerle sadece koltuktan düşmekle kalmayıp, adliyelik olan ve cezaevine giden eski güç veya servet sahiplerinin yalnızlıklarını da görmedik mi?
Geçen hafta bu durumun bir istisnasına tanık oldum.
Bir yolsuzluk iddiası ile tutuklanan Konya Selçuk Üniversitesi Rektörü için, Yeni Şafak'ta Yasin Aktay özetle şunları yazmıştı:
- Halen devam etmekte olan soruşturmanın ayrıntılarına vakıf değiliz... Ancak rektörün gözaltına alınıp tutuklanmasıyla ilgili basında yer alan haberler meselenin aslını bilenler açısından trajik bir yargısız infazın yürütülmekte olduğunu gösteriyor. Sorgusu yapılmamış ama "ihaleye fesat karıştırma" zannıyla gözaltına alındığı duyurulan birinin "yatak odasında bulunan 1 trilyon" haberleri, bu paranın kaynağı hakkında hiç kimsenin zihninde en ufak bir kuşkuya yer bırakmıyor.

Acaba değişiyor muyuz?
- Oysa çok yakından değilse bile hakkında esaslı bir kanaat oluşturacak kadar tanıdığım Rektörüm Prof. Okudan'ın kişisel servetinin yanında evinde bulunan paranın esamisi bile okunmaz... Manavgatlı bir toprak zengininin oğlu olarak babadan kalma yüklü bir servete sahip ve bu servetin büyük kısmı gayrı menkullere yatırılmış durumdadır. Dahası, rektör olduktan sonra geçen süre içinde aile efradının "rektörlük sevdası yüzünden" aile servetini çarçur ettiği yönünde kendisini sürekli eleştirdiği de biliniyordu.
- Prof. Okudan dönemi, üniversitenin gerçekten üniversite haline geldiği bir dönem oldu. Öğretim üyelerinin ve Selçuk Üniversitesinin itibarını yükseltti. Üniversitenin Avrupa Üniversiteler Birliği nezdinde akredite olmasının yollarını sonuna kadar açtı, akademik kaliteye bütün teşvik kanallarını açtı. Bu sayede üniversitenin uluslararası ilişkilerini bir dünya üniversitesinin seviyelerine doğru yükseltti.
Prof Okudan'ı uzaktan yakından tanımıyorum.
Onu cezaevine gönderen iddialar doğru veya asılsız olabilir.
Ama ağır ve haysiyet kırıcı suçlamalar sonucu "Düşmüş" bir insanın arkasından da bu tür bir yazı da yazılabiliyorsa, Türkiye'de iyiye doğru gelişmelerin olduğunu söyleyebilirim.