Güley'i niçin öldürdünüz?

xxx75

Yeri cennet olası hocam Tahir Alangu derdi ki, "çok okumaktan kafan yorulursa, onu dinlendirmek için müzik, gezinti falan para etmez, okumayı sürdüreceksin ama konuyu değiştireceksin"...
Bendeniz de ne zaman okumaktan sıkılsam Kemal Tahir'e dönerim. Okuma zevkim yenilenir, güzelim Türkçe'nin tadına doyulmaz keyfini hatırlar, kendime gelirim...
Kemal Tahir'in üç cilt olarak çıkan "yayınlanmamış öykülerini" bir kuytuda saklıyordum.
Bunlar, hapisaneye girmeden önce çeşitli yerlerde, bu arada ünlü "Yedigün" dergisinde yayınladığı, kimisi de Çorum, Çankırı, Malatya cezaevlerinde ünlü sarı defterlerine "sabit kalemle" ve "eski yazıyla" yazıp bir daha da bakmadığı "gençlik ve acemilik dönemi" öyküleri. Edebiyat tarihçiliğinde bu tür eserler "juvenilia" teknik terimiyle anılırlar.
Elim mi değmedi, yoksa "Kemal Tahir'den okumamış olduğum bir şeyler de bulunsun" diye mi sakladım bilinçaltımdan bir dürtüyle, bilmem.
Hani önemli günlerde açmak üzere değerli içki saklamak gibi bir şey belki de...
Şimdi yeri geldi, dün gece başlayayım dedim...
Daha ilk öyküde çarpıldım.
Büyük ustam, ölümünden otuz altı yıl sonra bana gene "bak oğlum, bu böyle yazılır" diyordu.
Öykü tam altmış altı yıl öncesinden.
Adı "Dutlar Yetişmedi"...
Kemal Tahir, Malatya mapus damının alt kat penceresinden, parmaklıkların ardından gözlediği iki çocuğu anlatıyor. Biri kız biri erkek. Oğlanın adı Silo, kızın adı Meri. Bacısıymış. Bir de köpekleri var, Gümüş.
Silo bir yandan kara ekmek yiyor, bir yandan bacısını yumrukluyor.
Nedenini sorduklarında "karıdır, dayağa alışsın şimdiden" diyor.
Babaları Sazlı Mustafa eski bir eşkıya... Çok uzun süreli hapis yemiş, Malatya damında yatıyor.
Anaları Güley, her gün fabrikadan çıkınca pencerenin karşısına geliyor, kocasıyla Kürtçe konuşuyor, "kısa kısa, kesik kesik, şarkı söyler gibi"...
"Bizimkiler" önce anlamamışlar, İngilizce sanmışlar!
Güley fabrikada günde on iki saat ayakta çalışıyor, incecik, esmer ve pek çirkin bir kadın.
Etin kilosu kırk kuruştan önce seksene, sonra yüz yirmiye çıkmış ama kasaplarda bulunamıyor.
Ekmek vesikaya bağlı, çocukların günde yüz elli gram, büyüklerin üç yüz gram hakları var. Hükümlüler üç günde bir tayın arttırıp bunu otuz kuruşa halka satıyorlar. (Babam anlatırdı, asker tayınını koltuğunun altına sıkıştırmış yürürken gelen geçen sorarmış: "Asker ağa, ekmek satılık mı?")
O yıl yağmur da çok yağmış, dutlar bir türlü çıkamamışlar. Çünkü dut iyidir, dut gibi faydalı yemiş olmaz, çocuk kısmının avucuna doldurursun da çiğner durur, ekmek istemeyi unutur.
O yıl dut yok. Sazlı Mustafa karısıyla çocuklarının kara ekmek almaları için önce ceketini satıyor, sonra yeleğini satıyor.
Bir gün, Güley iki parmağını makineye kaptırıyor. Tazminat yok. İzin yok. İstirahat yok.
Bir gün de kendini asıyor.
Resmi makamlar "intihar sefaletten ileri gelmiştir" mütalaasında bulunuyorlar.
Gümüş mü? Onu da belediye memuru Memeli Hasan zehirlemiş çoktan.
Silo ile Meri yetimhaneye veriliyorlar, yetimhane iyi, başlarında Zehra Hanım var, kurufasulya verirler, pirinç pilavı verirler, hiç dövmezler.
Yıl 1943. Devrimci önder İsmet İnönü'nün Köy Enstitüleri'nde Sophokles okuttuğu günler...
Durduk yerde tadım kaçtı. Dün gece uzun süre uyku tutturamadım.

Kaynak: Sabah Gazetesi